Nuruahlal'a Hoş geldiniz.. Dost Kapımızdan Sizde Girin İçeri... Allah'ım Gönlümüzde Olanı Hakkımızda Hayırlı Eyle, Hakkımızda Hayırlı Olanı Gönlümüze Razı Eyle Amin.. Nuruahlal'a Hoş geldiniz

Go Back   NURUAHLAL > Huzur Köşesi > Sualleriniz & Cevapları
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Ağaç Şeklinde Aç2Beğeni
  • 1 gönderen YAKAZA
  • 1 gönderen YAKAZA

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 27 Ekim 2011, 11:05   #1
Talebe
 
YAKAZA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 19 Şubat 2011
Mesajlar: 1.422

Ettiği Teşekkürler: 307
982 Mesajı 2.150 Teşekkür Aldı
Thumbs up Peygamber efendimize salavat getirirken seyyidina kelimesini söylemenin hükmü nedir?

Hanefîlere göre (1): Hz. Peygamber (a.s.m)’e İbrahîmî salavat getirmek sünnettir. Bunun gibi Malikilere göre (2), son teşehhütten sonra Hz. Peygamber (a.s.m)’e salavat getirmek de sünnettir.

Şafiî ve Hanbelilere göre son teşehhütte Hz. Peygamber (a.s.m)’e salavat getirmek vaciptir. Hz. Peygamberin âline salavat getirmek ise Şâfiilere göre sünnet, Hanbelîlere göre vaciptir.(3)

Hanbelilere göre, vacip olmasının dayandığı delil, Kâ’b b. Ucre’nin rivayetidir: “Hz. Peygamber (a.s.m) bizim yanımıza geldi. Biz dedik ki: “Yâ Resulallah! Allah bize, sana nasıl selâm getireceğimizi bildirdi. Sen de bize sana nasıl salavat getireceğimizi öğret.” Hz. Peygamber (a.s.m) şöyle buyurdu:

“Ey Allahım! Peygamberimiz Muhammed’e ve onun ailesine salat et, onların şeref ve kadrini yücelt; Hz. İbrahim ve ailesine salat ettiğin gibi. Ve yine Hz. Muhammed Efendimizi ve ailesini mübarek kıl, onların feyiz ve bereketlerini daima arttır; Hz. İbrahim ve ailesini mübarek kıldığın gibi. Şüphe yok ki sen Hamîdsin, Mecidsin.”(4)

Esrem’in Faddale b. Ubeyd’den rivayet ettiğine göre: “Hz. Peygamber (a.s.m) namazında dua edip Rabbini temcid etmeyen (övmeyen) ve Hz. Peygamber (a.s.m)’e salavat getirmeyen birini duydu ve: “Bu adam acele etti.” buyurduktan sonra onu huzuruna çağırtıp şöyle buyurdu: “Sizden biri namaz kılınca önce Rabbini övmekle başlasın, sonra Peygamber’ine salavat getirsin, sonra da dilediği gibi duada bulunsun.” Hz. Peygamber (a.s.m)’e salavat getirmenin şekli Hz. Kâb’ın rivayet ettiği hadiste zikredilen şekildedir.

Muhammed (a.s.) lafzının başında “Seyyidina” ifadesini Kullanmak:

Hanefî ve Şâfiilere göre (5), İbrahîmi salavatların okunduğu namazlarda Muhammed lafzından önce “seyyidina” lafzını kullanmak menduptur. Bunu yapmak yapmamaktan daha faziletlidir. “Beni namazda seyyidlik ile vasıflandırmayın” lafzında rivayet edilen hadis ise uydurmadır.(6) Buna göre, Hz. Peygamberi ve âlîne salavat getirmenin en güzel şekli şöyledir:

“Ey Allahım!” Efendimiz/Büyüğümüz Muhammed’e ve Efendimiz Hz. Muhammed’in âline salât et, onların şeref ve kadrini yücelt; Efendimiz Hz. İbrahim ve Efendimiz Hz. İbrahim’in âline salât ettiğin gibi. Ve Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in âlini mübarek kıl; Efendimiz İbrahim ve İbrahim’in ailesini mübarek kıldığın gibi. Şüphesiz ki sen Hamidsin, Mecidsin.”(7)

Kaynaklar:
1. ed-Dürru’l-Muhtâr, 1,478.
2. eş-Şerhu’s-Sağir, 1,319.
3. Muğni’l-Muhtaç, 1,173 vd. el-Muğni: I, 541.
4. Buharı ve Müslim rivayet etmişlerdir.
5. ed-Dürru’l-Muhtar. 1,479; Haşiyetü’l-Bacuri, 1,162; Şerhu’l-Hadramiyye, 478. 6- Esne’l-metalib, 253.
7. Burada İbrahim tahsisli olarak zikredildi. Çünkü Kur’an’da İbrahim (a.s)’den başkasında rahmet ve bereket birleşmemişlir. Allah Teala: “Allah’ın rahmeti ve bereketleri ehl-i beyte olsun.” buyuruyor.

(İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Prof. Dr. Vehbe Zuhayli)
abbas bunu beğendi.
__________________
Madem ben de bu vatanın bir evlâdıyım, bu vatanın saadetine hizmet etmek benim için farzdır. ” (105)

emirdağ lahikası





BEDİÜZZAMAN
YAKAZA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
YAKAZA Kullanıcısına;
Bu Mesajı için
Teşekkür Eden Üyeler:
mahgum (28 Ekim 2011)
Alt 27 Ekim 2011, 11:05   #2
Talebe
 
YAKAZA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 19 Şubat 2011
Mesajlar: 1.422

Ettiği Teşekkürler: 307
982 Mesajı 2.150 Teşekkür Aldı
Standart

Salavatın Bir Sırrı

O önce kendine karşı nebî ve resuldür Resul-i Ekrem (a.s.m.). Sonra kendisini unutmaksızın bilakis kendisiyle birlikte ailesine resuldür. Sonra kendisini ve ailesini ihmal etmeksizin tüm insanlığa resuldür.


KUR'AN AYETLERİNİN NÜZUL sırasına baktığımızda karşımıza manidar bir tablo çıkar. İlk âyetler doğrudan Resul-i Ekrem'in (a.s.m.) şahsını hedef almaktadır. Evvelâ ve bizzat ona emirler vermektedir. Ona ubudiyetini; Rabbinin tüm âlemleri kuşatan küllî rububiyetine karşı nasıl bir ubudiyetle mukabele edeceğini bildirmektedir. Ancak Resul-i Ekrem'in (a.s.m.) bu noktada gösterdiği mutlak ve mükemmel teslimiyetten sonra sıra 'sair insanları uyarma'ya gelir. Burada da bir sıra vardır. Aileni yakın akrabanı uyar emri gelir öncelikle. Kavmini ve tüm insanları uyarma emri aile ve akrabayı uyarmanın ardından gelir.

Resul-i Ekrem'in hayatına bakıldığında el-Emîn ünvanıyla anılan o eşsiz insanın bu sıraya aynen uyduğu gözlenir. O ilk vahiy geldiğinde ne ailesini ne sair insanları 'yaratan Rabbinin ismiyle okuma'ya çağırmış; bu emri en başta yalnız kendi şahsında yaşamıştır. Gelen emir budur. Rabbi vahyini tebliğ görevini bu emrin tam anlamıyla ifasından sonra ona vermiştir.

Burada gözden kaçmaması gereken bir husus daha vardır: Resul-i Ekrem (a.s.m.) ilâhî vahyi önce kendine sonra ailesine sonra yakın akrabasına ve kavmine sonra tüm insanlara tebliğ etmiştir doğru. Fakat bir sonraki adımı attığında öncekini terketmemiştir. Ailesini uyarmaya başladığında kendi şahsî dünyasındaki iman tâlimini bırakmamıştır. Kavmine tebliğde bulunmaya başladığında kendinin ve ailesinin o güne dek alageldiği imanî dersleri bir kenara atmamıştır. Bir sonraki görev önceki görevlerin rağmına ifa edilmemiştir. Bir sonraki görev öncekilere rağmen değil öncekilerle birlikte gerçekleştirilmiştir.

Nitekim siyer kitapları Resul-i Ekrem'in her gün bu sırra riayet ettiğini kaydederler. Peygamberin bir günü hemen hemen eşit üç bölüme ayrılmıştır. Günün üçte biri "gözü uyur kalbi uyumaz" olduğu ânlar da dahil şahsî ubudiyetine; üçte biri hanımları çoluk çocuğuyla birlikte yaşadığı ailevî ubudiyetine; kalan üçte bir ashâbıyla yaşadığı cemaatî ubudiyetine ayrılmıştır. Yani tüm insanlığa hakikatı tebliğe memur kılınan Resul-i Ekrem bunu yaparken en çok tesbihat yapan Kur'ân'ı şahsı için en ziyade okuyan ailesinin imanî talimiyle en yoğun bir şekilde meşgul olan insandır da. Bir görevi bir diğer görevini perdelemiş değildir. Sonraki bir görev öncekilerin ihmali pahasını gerçekleşmemiştir. Bilakis "İlâhî! Beni bir an olsun nefsimle başbaşa bırakma" duası da "Muhammed'in nefsi yed-i kudretinde olana andolsun ki" hitabı da asla dilinden eksik olmamıştır. Ne kendi kalb ruh akıl ve nefsine karşı imanî vazifesini unutmuştur; ne ailesine karşı imanî vazifeyi.*

Hayatı Resul-i Ekrem'in (a.s.m.) şahsı ailesi ve sair insanlara karşı imanî görevini ne denli tutarlı ve dengeli bir şekilde ifa ettiğinin en birinci delilidir.

İkinci delili ise ailesi teşkil eder. Hanımlarıyla öylesi bir imanî bağ kurmuş öylesi yoğun bir imanî beraberlik yaşamış dünyasına gelen iman nurlarını onlarla öylesi bir yoğunlukla paylaşmıştır ki meselâ Hz. Hatice ve Hz. işe (r.a.) meleklerin mertebece en yükseği olan Cebrail'in (a.s.) kendilerine selam verdiği insanlar makamına çıkmışlardır. Çocuklarıyla öylesi bir imanî terbiye şuuruyla her daim meşgul olmuştur ki kızı Fâtıma Hz. Meryem'den sonra cennet kadınlarının en büyüğü mertebece en âlîsi olarak anılmıştır. Yine Fâtıma'nın (r.a.) ulaştığı marifetullah mertebesine hürmeten o yanına geldiğinde babası bile ayağa kalkmıştır.

Keza yanında büyüyen kuzeni Ali (r.a.) onun imanî terbiyesi sonunda "Gayb perdesi açılsa yakînim ziyadeleşmeyecek" diyebilen imanı o derece yakîne ulaşmış bir insandır. 'İlim şehrinin kapısı'dır. 'Allah'ın aslanı'dır. Yine yanında bulunan azatlı kölesi Zeyd ile ellerinde büyüyen Üsame b. Zeyd (r.a.) imanî hakikatlerin önde gelen alemleri ve alemdarları olmuşlardır.

Resul-i Ekrem ikisi de onun imanî talimine muhatap olmuş Fâtıma ile Ali'nin çocukları olan iki torunu Hasan ve Hüseyin (r.a.) ile de öylesi bir imanî terbiye bağı kurmuştur ki her iki torun kıyamete kadar devam edecek olan bindörtyüz yıldır ümmeti nurlandıran iki nuranî silsilenin başı olmuşlardır.

Unutmayalım: Tüm bunlar başka insanlara karşı tebliğ görevini ifa ederken ne kendini ne ailesini unutmayan; kendine ve ailesine yönelik imanî dersleri asla geri bırakmayan bir Resul-i Ekrem'e (a.s.m.) nasip olmuştur.

Önce kendine karşı nebî ve resuldür Resul-i Ekrem (a.s.m.). Sonra kendisini unutmaksızın bilakis kendisiyle birlikte ailesine resuldür. Sonra kendisini ve ailesini ihmal etmeksizin tüm insanlığa resuldür.

Tıpkı ceddi İbrahim (a.s.) gibi...

İbrahim aleyhisselâm da en başta kendi dünyasında yoğun bir imanî tefekkür yaşamış; en başta kendi fıtratını Fâtır-ı Hakîm'in marifet ve huzuruna açmıştır. Sonra Meryem sûresinde zikredilen o tatlı "Yâ ebetî" nidasıyla "Babacığım. Ey babacığım!" hitabıyla babasını imana çağırmıştır. Hanımını ve Hacer'i uyarmıştır. Ve gerek kendisine gerek ailesine karşı imanî sorumluluğunu asla geri bırakmamıştır. Bilakis Kur'ân'da kabulünün en muazzam delili Muhammed-i Arabî olan ailesine dönük bir duayla anılır İbrahim (a.s.). Bu sorumluluk hissine bu çabaya bu duaya karşılık iki evlâdı iki nuranî silsilenin başı olacaktır. Bir yanda İsmail'le (a.s.) başlayan Muhammed (a.s.m.) ve âliyle devam eden nuranî silsile; öte yanda İshak Yâkub Yusuf Musa Hârun Yûşa Zekeriya Yahya.. derken Hz. İsa'ya uzanan nuranî silsile...

Bu sırdandır ki ümmet her namazın sonunda Resul-i Ekrem'e âline ve ashâbına salât ve selâm ile bereket duası okur. Ve "Tıpkı İbrahim'e âline ve ashâbına olduğu gibi" diye ekler.

Hemen her salâvatın o ailesi ve ashâbı sırasını taşıması; her selâmın aynı sırayla gönderilmesi yine aynı nebevî sırdandır.

Her salâvatta tekrar teyid ettiğimiz bu gerçek bizim için de çok ciddi uyarılar taşır. Bize eğer dikkat eder ve unutmazsak kendi dünyamızda da aynı sırayı her daim yaşamamız gerektiğini hatırlatır. Hiçbir görev kendi iç dünyamızdaki görevin; kendi kalb ruh akıl ve nefsimize karşı taşıdığımız imanî sorumluluğun engeli ve rakibi olmamalıdır öncelikle. Aynı şekilde ailemize çoluk-çocuğumuza karşı imanî sorumluluğumuzdan gaflete de gerekçe yapılmamalıdır.

Bilakis herşey önce kendi dünyamızda imanî hakikatlerin yerleşmesiyle birlikte ilâhî emrin kendi kalbimizde hükümferma kılınmasıyla başlar. Ve bu görev hiçbir zaman hiçbir yerde hiçbir aşamada atlanamaz bırakılamaz. Aynı şekilde hiçbir hizmet ve hiçbir vazife ailemizi; çoluk-çocuğumuz ile kendi hanemizde imanı hükümferma kılma çabasını ihmalin mazereti değildir. Olmamalıdır.

Nebîlerin verdiği ders bu iken bilhassa Nebiyy-i Zîşan'ın (a.s.m.) verdiği ders bu iken üstelik her salâvatta ve her namazın sonunda salât ve selâmlarda bu ders bir daha bir kez daha hatırlatılırken tüm bunları elimizin tersiyle itercesine öncelikle ve yalnız başkalarını irşada kalkışmak ne derece haklı ne kadar tutarlıdır?

Oysa salâvatın bu sırrı yaşadığımız onca keşmekeşin iksirini onca sancının devasını olabildiğince berrak bir şekilde gösteriyor.

Bize bu sırrı ders verenlere sonsuz salât ve selamlar olsun.

*İmanî vazife diyoruz. Çünkü şu modern çağın medenî engizisyonu ile kavramlar o kadar daralmış ve sığlaşmış ki 'vazife' deyince sadece maddî mideye bakan ve ailemizin de sadece maddî ihtiyaçlarına bakan hususlar akla geliyor. Onları aç bırakmamak eve yiyecek götürmek hanıma ve çocuklara elbise almak ve ceplerine harçlık koymak yeterli sanılıyor. Yalnız bunları yaparak 'vazifesini ifa etmiş bir insanın huzuru' ile dolaşabiliyoruz. Resulullah da ailesinin bu maddî ihtiyaçlarını karşılamıştır; ama yalnız bu ihtiyaçları değil. Ve bu ihtiyaçları da imanî ölçülerden soyutlayarak karşılamış değildir. En başta onları hakikatı tanıma bâtıldan uzak olma nimetiyle müşerref kılmış; maddî ihtiyaçlarını da o rızık ve nimetleri gönderenin Rezzâk-ı Kerîm olduğunu her daim bildirerek karşılamıştır. Ki onun attığı her adım yaptığı her fiil sofraya oturuşundan elbisesini giyişine kadar imanî derslerle yüklüdür. Her fiilinde bizi Rabbü'l-âlemîne yönelten bir vecih vardır. Bunun içindir ki 'imanî vazife' diyoruz. Yoksa imanî vazifeyi ihmal pahasına ve de imanî bir vecihten soyutlanmış biçimde yapılan hiçbir işle 'vazife'mizi yapmış olamayız.


Metin Karabaşoğlu
abbas bunu beğendi.
__________________
Madem ben de bu vatanın bir evlâdıyım, bu vatanın saadetine hizmet etmek benim için farzdır. ” (105)

emirdağ lahikası





BEDİÜZZAMAN
YAKAZA isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
YAKAZA Kullanıcısına;
Bu Mesajı için
Teşekkür Eden Üyeler:
mahgum (28 Ekim 2011)
Alt 28 Ekim 2011, 02:35   #3
Admin Yardımcısı
 
mahgum - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 17 Ekim 2010
Mesajlar: 1.749

Ettiği Teşekkürler: 2.380
969 Mesajı 1.664 Teşekkür Aldı
Standart

ellerine sağlık
__________________

"körler ülkesinde, görüyor olmak suçtur"
mahgum isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Kur’an’da Geçen Peygamber Duaları Necmi Dualarımız ve Dua Taleplerimiz 0 13 Mart 2009 17:49
Efendimizin 24 Saati Necmi Fahr-i Kainat Efendimiz H.z.Muhammed(s.a.v) 0 21 Eylül 2008 21:51


sinan525 saat..


vBulletin® Version 3.8.7 ile güçlendirilmiştir.
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd
“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” Hz. Muhammed (S.A.V)
NuruAhlal.com