
|
|||||||
| Kayıt ol | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
| Köşe Yazıları Beğendiğiniz Köşe Yazılarını Burada Paylaşabilirsiniz. |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Talebe
Üyelik tarihi: 19 Şubat 2011
Mesajlar: 1.422
|
Akif merhumun "asrın idraki" dediği şeyin neye tekabül ettiği konusunda zihinlerimiz arzu edilen seviyede net olmasa da bir şeyi yakından biliyoruz: Bu idrakin temel taşlarını modernite döşemiştir. Onun oluşturduğu idrak ve algı durumuyla bakıyoruz Din'e ve onun kaynaklarına.
Bu tavrın en görünen tezahürünü Kur'an'la irtibatımız oluşturuyor. Ortalıkta öyle yoğun bir Kur'an vurgusu var ki sanırsınız bu ümmet Yüce Kitabımızla irtibatını koparalı yüzyıllar olmuştur da şimdi birileri bu arızayı düzeltmek için çırpınıyor. Oysa daha önce de farklı vesilelerle vurguladığımız gibi Kur'an'la irtibat Ulumu'l-Kur'an ve Usul ile sağlanır. Bu işin olmazsa olmazıdır ve böyle olduğu için tarih boyunca Ümmet Kur'an'la irtibatını bu zemin üzeninde inşa etmiştir. Bunu yapmadığımız zaman ne olur? Hicrî birinci asrın sonlarından itibaren yaşadığımız ve yüzyıllarımızı alan tecrübeyi yeni baştan yaşamaya kendi kendimizi mahkûm etmiş oluruz. Yani yeniden bid'at oluşumlar yeniden iç çatışmalar… Enerjimizi emmekten ve bünyeyi zayıf düşürmekten başka bir netice hasıl etmeyen bu vartaya yeniden ve yeniden düşmek gafletle değilse neyle izah edilebilir? Biz ne zaman ki bu dini ve kaynaklarımızı "dünyevî" amaçları öne alarak anlama yanlışına düçar olduk maddî varlığımızı da manevî varlığımızı da uhrevî encamımızı da o zaman tehlikenin kucağına ittik. Mevcut haliyle İslamî ilimlerin hangisine ait olursa olsun herhangi bir kaynağın kapağını kaldırın size münhasıran "Allah rızası"na ve "uhrevî selamet"e götürmek amacıyla kaleme alındığını söyleyecektir. Bu elbette sebepsiz ve anlamsız değildir. İnsanın biricik var ediliş amacı ve hedefi Allah rızasını tahsildir çünkü. O halde şu noktada bir "bilinç tazelemesi" yapmak durumundayız hem de "acilen": İslam bizi bu dünyada rahata erdirmek hayatı konforize etmek ne durumda bulunuyorsak o durumumuzu onaylamak… için gönderilmemiştir. Biz bu dinin hükümlerine riayet ettiğimiz ve bunu münhasıran Allah Teala'nın rızasına nail olmak amacıyla yaptığımız zaman bunun maddî/somut semerelerini bu hayatta görürüz. Determinist bir anlayış içinde bunun hiç aksamayan bir sebep-sonuç ilişkisi olduğunu söylemiyoruz elbette. Ama el-Hakîm olan Rabbülalemin'in bize gönderdiği her hükmün içinde arkasında bizim muttali olabildiğimiz ya da olamadığımız sayısız sırlar hikmetler vardır. Biz o hükümlere riayet ettiğimizde o sır ve hikmetlerin tecellilerini görürüz. Ama bu o hükümlerin illa bizi bu hayatta mutlu/mesut kılmak için gönderildiği anlamına gelmez. Öyle durumlar olur ki mükellefiyetlerimizi yerine getirmek bizi birtakım sıkıntılara sokar. Nitekim Kur'an'da bu noktaya şu suretle dikkatimiz çekilmiştir: "Kıtal size farz kılındı. Gerçi o hoşunuza gitmez…" buyurulur. Ancak hemen arkasından bir noktaya dikkatimiz çekilir: "Bazen bir şeyi kerih görürsünüz oysa o sizin hakkınızda hayırlıdır ve bazen de bir şeyi seversiniz oysa o sizin hakkınızda şerlidir. Allah bilir siz bilmezsiniz."[1] Şimdi soru şu: "Klasik ulemanın görüşüdür/yorumudur" diyerek kategorize edilen İslam ahkâmının –Sahabe'den bu yana üzerinde icma edilenler de dahil olmak üzere– reddi zatî değerini kaybettiği için mi yoksa bizim algılarımızla örtüşmediği için mi böyle bir bakış açısına muhataptır? Bizim Kur'andan aldığımız ilhamın murad-ı ilahiye seleften tevarüs edilenlerden daha uygun olduğuna delilimiz var mı gerçekten?.. Ebubekir Sifil
__________________
Madem ben de bu vatanın bir evlâdıyım, bu vatanın saadetine hizmet etmek benim için farzdır. ” (105)
emirdağ lahikası BEDİÜZZAMAN Konu YAKAZA tarafından (31 Ekim 2011 Saat 00:24 ) değiştirilmiştir. |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Talebe
Üyelik tarihi: 19 Şubat 2011
Mesajlar: 1.422
|
Hıristiyanlıktaki Protestanlık benzeri bir anlayışın İslâm inancı içine yerleştirilmeye çalışıldığını söyleyen Dr. Ebubekir Sifil ESAM’da verdiği konferansta önemli uyarılarda bulundu. Sifil Hıristiyanların aynı İncil’e inanmasına rağmen Protestanlık mezhebiyle kilise ve papayı devreden çıkararak herkesin İncil’den ne anlıyorsa onu yaşamasının istendiğini anımsatarak “İslâm’ı dönüştürme çabalarının da varmak istediği nokta burasıdır. Protestan İslâm oluşturmak isteniyor. Müslümanların bunu iyi görmesi gerekiyor” dedi.
Dr. Ebubekir Sifil İslam’ı dönüştürme çabalarının tehlikeli boyutlara geldiğini belirterek “asıl tehlike ise dışarıda değil içeriden kaynaklanıyor” dedi. Kanaat önderlerinin İslam’ı dönüştürme çabalarına nasıl katkıda bulunduklarını çarpıcı örnekleri ile anlatan Sifil bu çabaların asıl hedefinin ise Protestan İslam oluşturmak olduğunun altını çizdi. Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin (ESAM) bu haftaki konferansına Dr. Ebubekir Sifil konuşmacı olarak katıldı. ‘İslam’ı Dönüştürme Çabaları’ konulu konferansta çarpıcı değerlendirmelerde bulunan Sifil İslam üzerindeki dönüştürme faaliyetleri incelendiğinde insanlık tarihinde en önemli kırılmanın modern dönemde yaşandığına dikkat çekti. Modernizm dünyevilik gibi kavramlarla din de dahil her şeyin değişime tabi olduğu yönündeki anlayışın bu kırılmanın en önemli noktasını oluşturduğunu söyleyen Sifil Müslümanların da bilinçaltında bu değişimin izlerinin görüldüğünü kaydetti. İşin en tehlikeli tarafının da burası olduğunu ifade eden Sifil “Sembollerimize karşı yapılan saldırıları hemen red ediyoruz ama bilinçaltımızda bizi biz yapan kodlarımızla oynanmasını ise kabul ediyoruz” dedi. İnanç değerlerinin kodlarının da kanaat önderleri vasıtasıyla oynandığının altını çizen Sifil “Dinimize dil uzatanlara hemen refleksimizi ortaya koyarak red ediyoruz ama aynı safta namaz kılanların söylediklerini de ‘esas İslam bu’ diye içselleştiriyoruz” şeklinde konuştu. Bu durumun çok tehlikeli boyutlara geldiğini vurgulayan Sifil “Din kodlarımızı çağdaş terminoloji ile çarpıştığı yerde hemen red ediyoruz” dedi. Modern değerlerin ön plana çıkarılması hayatın bu çerçevede değerlendirilmesi anlamına gelen dünyeviliğin Protestanlık mezhebinin bir ürünü olduğunu bunun sac ayaklarının da gelişme-ilerleme-kalkınma gibi kavramlardan oluştuğunu ifade eden Ebubekir Sifil “Gelişme-ilerleme-kalkınma kavramlarının arkasında da sömürge kölelik ve rasyonalite vardır” dedi. “Bugün sömürgeleşmeden uzak kalarak gelişen bir tane bile Batı ülkesi yoktur. Hepsinin gelişmesi ilerlemesi ve kalkınması sömürerek ve köleleştirerek mümkün olmuştur” dedi. (Milli Gazete 18.04.2008
__________________
Madem ben de bu vatanın bir evlâdıyım, bu vatanın saadetine hizmet etmek benim için farzdır. ” (105)
emirdağ lahikası BEDİÜZZAMAN |
|
|
|
|
YAKAZA Kullanıcısına; Bu Mesajı için 2 üye Teşekkür etti: |
acizkul (03 Kasım 2011), hilaltv1970 (24 Haziran 2011) |
|
|
#3 |
|
Talebe
Üyelik tarihi: 19 Şubat 2011
Mesajlar: 1.422
|
Ebubekir SİFİL
Kişide Allah Tealâ'nın rızasını elde etme ve azabından sakınma gayreti oluşturmayan ilim bizatihi faydalı olsa bile sahibine fayda vermediği için helâka götürücüdür. Bu sebeple ulema amele yansımayan ahlâkı güzelleştirmeyen ve bâtını mamur kılmayan ilmin sahibi için ancak vebal olduğunu söylemiştir. Birçok hadis imamının naklettiği ve en muteber hadis kitaplarında yer alan rivayete göre Efendimiz s.a.v. şöyle dua ederdi: “ Allahım! Fayda vermeyen ilimden huşu duymayan kalpten doymayan nefsten ve icabet edilmeyen duadan sana sığınırım.” Sahabe'den Zeyd b. Erkam r.a. “Bize ilim öğret” diyenlere: “Size ancak Resul-i Ekrem s.a.v.'in bize öğrettiği şeyi öğretirim.” diyerek naklettiği bu hadis insanın selametinin de felaketinin de dört noktadan neş'et ettiğini son derece veciz bir şekilde anlatmaktadır. İnsanın varoluş amacına uygun yaşaması ve istikamet üzere bulunması bu dört temel hususiyete sahip olmasıyla mümkündür. Her türlü kemalâtın zirve noktasını oluşturmasına rağmen Efendimiz s.a.v.'in böyle dua etmesinde (ve naklediliş tarzından anlaşıldığına göre bu duayı devamlı yapmasında) şüphesiz ki ümmetine yönelik bir mesaj mevcuttur. Daha doğrusu hadisin asıl mesajı bizleredir. Nitekim Efendimiz s.a.v .: “Allah'tan faydalı ilim isteyin” (Ebu Dâvud) buyurmak suretiyle bu noktayı bizzat açıklığa kavuşturmuştur. “Allah Tealâ en doğrusunu bilir” kaydıyla söyleyelim ki insanı helâka götüren olumsuzluklar temelde bu dört noktada toplanmaktadır. İnsanlık tarihi boyunca yaşanmış ve yaşanacak olan bireysel ve toplumsal bütün yıkımların temelinde bu dört unsur vardır. Her şeyin temeli ilimdir Acaba Efendimiz s.a.v. Allah Tealâ'ya sığınılması gereken hususların başına niçin “fayda vermeyen ilim”i koymuş olabilir? Bu sorunun cevabını doğru biçimde verebilmek için öncelikle “fayda vermeyen ilim” ifadesi ile ne kastedildiğine bakmak gerekir. Bu ifadenin üç boyutlu anlaşılması mümkündür: 1. Bizatihi zarar veren fayda hasıl etmesi mümkün olmayan ilim. 2. Bizatihi faydalı iken kişideki bir zaaf sebebiyle bu fonksiyonunu icra edemeyen ilim. 3. Kişiye gerekli olmayan kendisinden herhangi bir şekilde istifade etmeyeceği ilim. Ulemanın hadisteki bu ifade üzerine yaptığı açıklamalar bu üç noktada toplanmaktadır. Birinci maddede yer alan ilimlere örnek olarak sihir zikredilmiştir. Bu ilimler insana zahiren bazı küçük faydalar sağlıyor gibi görünse de bu küçük/görünür faydaların bile sonuç itibariyle şerre götürdüğü herkesin malumudur. İlim insanı Yüce Yaratıcı'ya götürmelidir. Ondan beklenen temel fonksiyon budur. Şu halde herhangi bir ilim insanı bu temel amacından saptırıyorsa faydasızdır ve ondan Allah Tealâ'ya sığınmalı uzak durmalıdır. İkinci madde ise daha geniş bir anlam çerçevesine sahiptir. Kişide Allah Tealâ'nın rızasını elde etme ve azabından sakınma gayreti oluşturmayan ilim bizatihi faydalı olsa bile sahibine fayda vermediği için helâka götürücüdür. Bu sebeple ulema amele yansımayan ahlâkı güzelleştirmeyen ve bâtını mamur kılmayan ilmin sahibi için ancak vebal olduğunu söylemiştir. ( Münâvî Feyzu'l - Kadîr 2/108) Üçüncü madde ise insanı faydalanmayacağı şeyleri öğrenmekle zaman enerji ve imkan kaybına uğrattığı için zararlıdır. Öte yandan kendisine faydası olmayacak şeyleri öğrenmekle iştigal eden insan böylece faydalı şeyleri öğrenme imkanını zayi ettiği için de sorumlu olacaktır. Ulema hadisin ifadesindeki bu üç boyut içinde en fazla ikinci madde üzerinde durmuştur. Elbette bunun bir sebebi vardır. Hadisi bir bütün olarak ele aldığımızda zikredilen dört hususun birbirinden bağımsız olmadığı dikkat çekmektedir. Efendimiz s.a.v . mübarek sözlerinin başına “fayda vermeyen ilim”i yerleştirmekle ardından sıraladığı hususların ona bağlı olduğunu vurgulamış olmaktadır. Yazımızın son kısmında bu nokta üzerinde ayrıntılı olarak duracağız. ‘Bilgi çağı'nda faydasız ilimden söz etmek Bu noktaya özellikle “bilgi çağı” diye nitelendirilen zamanımızda daha bir hassasiyetle eğilmek durumundayız. Modern teknolojinin sağladığı basın-yayın araçları internet vb. gibi sayısız imkan dolayısıyla bilgi edinme yollarının hayli yaygınlaştığı bilgiye ulaşmanın son derece kolay olduğu bir dönemde ilim öğrenmek bir “hak” olarak lanse edilirken ilim ile helâk arasında ilgi kurmak ilk bakışta aykırı gelebilir. Ancak hemen belirtmeliyiz ki müslümanlar olarak bizi diğer insanlardan ayıran en temel özelliklerden birisi tam da bu noktada kendisini göstermektedir. Müslümanın telakkisinde ilim yukarıda da söylediğimiz gibi “yaradılış amacına uygun hareket etmek” yani zahirini ve bâtınını mamur kılmak için öğrenilir. Bu da en başta “Din ilimleri” dediğimiz ulum-u şer'iyye'nin öğrenilmesini gerekli kılar. Bir diğer ifadeyle ilim amel etmek içindir. Amel ancak neyin nasıl yapılacağı konusunda bilgilenmek suretiyle gereği gibi yerine getirilir. Zira ilimsiz amel dalalettir. (Münâvî a. g.e . 2/102) Amele dökülmeyen ve kalpte arzu edilen safiyeti sağlamayan ilim ise kişi için bir yük ve vebaldir. Günümüz dünyasında ise toplumda bir yer edinmek saygınlık kazanmak başkalarına üstünlük sağlamak hayat standartlarını yükseltmek… gibi beklentiler bilgi edinmenin başlıca sebepleri olarak değerlendirilmektedir. Elbette burada “ilim” ve “bilgi” kelimeleriyle ifade ettiğimiz olgular arasında temelli farklılıklar bulunmaktadır. Bunlardan ikincisi ahireti unutturarak kişiyi dünyaya bağlarken ilki İmam Gazalî k. s'nin de vurguladığı gibi dünyadan ahirete geçici olandan kalıcı olana çağırır. İşte o “kalıcı hayat”ta bize bir fayda temin etmeyecek her şey gibi bu özellikteki “ilim” de sonuç itibariyle zararlıdır. Hadisin başı ile sonu arasındaki ilişki Yukarıda Efendimiz s.a.v.'in en başta “faydasız ilim”i zikretmesinin diğer hususların ona bağlı olduğunu gösterdiğini söylemiştik. Bu noktayı şöyle açabiliriz: Elde ettiği ilim kendisine fayda sağlamayan yani ilmiyle amel etme bahtiyarlığına eremeyen kimse Allah Tealâ'dan huşu ve haşyet duyma mevkiine ulaşamaz. Zira onun ilmi “ kıyl u kâl”den ibarettir; ne amel ne ahlâk ne de nefs terbiyesi konusunda kendisine bir fayda temin eder. Yüce Allah “Kulları içinde Allah'tan ancak alimler hakkıyla korkar” (Fâtır 28) buyurmuştur. Bu ayet Allah Tealâ'dan hakkıyla korkmayan kimselerin “ alim ” sıfatını hak etmediğini göstermesi bakımından da oldukça manidardır. Öğrendiği ilimden istifadeden mahrum kalmış kimsenin huşudan pay alması mümkün olmayacağı gibi huşudan nasipsiz kimse de dizginlerini nefsinin eline vermiş demektir. Dilimizdeki “Kork Allah'tan korkmayandan.” sözü bu durumu gayet güzel ifade etmektedir. Ayrıca burada “faydalı ilim” sınıfına giren ilimlerin kalpte Allah korkusu oluşturacağına da işaret vardır. Bu noktada Allah korkusunun yerini nefs-i emmarenin buyurganlığı almıştır. O kimse artık nefsinin doymak bilmez isteklerini kölesi arzularının esiri olmuş durumdadır. Hatta ilim adına öğrendiği şeyleri de nefsini tatmin yolunda kullanmakla kendisini ayrı bir badireye atmış olur. Böylelerine “ulema-i sû': zararlı alim ” denir ki öğrendikleriyle kendisine ve başkalarına faydalı olması gerekirken hem kendine hem de diğer insanlara zarar veren kimse demektir. Bu durumdaki bir kimsenin duasının makbul ve müstecab olmamasından daha normal bir şey yoktur. “Sana ne kötülük dokunursa nefsindendir” (Nisa 79) ayeti kişiye dokunan kötülüğün sebebinin kendi işlediği günahlar olduğunu beyan etmektedir. Duası kabul olmayan kimse bu dünyada ulemanın “hızlân” dediği duruma düşmüştür ki -Allah korusun- artık o kimsesiz sahipsiz yardımsız ve yalnız demektir. Bu dünyada duasına iltifat edilip cevap verilmeyen kimsenin ahirette varacağı yer de bellidir. Elbette hadiste zikredilen hususların birbiriyle ilişkisinin her halukârda bu şekilde cereyan etmesi gerekmez. Yani faydasız ilim öğrenen herkesin sonunda varacağı nokta duasının kabul edilmemesi ve terk edilmişlik değildir. Ancak faydasız ilim öğrenme yoluna girmiş bir kimsenin böyle bir sona varması tehlikesi her zaman söz konusudur. Sözün sonu Söz Sultanı s.a.v.'in öğrettiği şu dua olsun: “Allahım! Günahımı cehaletimi işimdeki israfımı ve benden daha iyi bildiğim kusurlarımı bağışla. Allahım ! Ciddimi şakamı hatamı ve kastımı bağışla ki bunların hepsi bende mevcuttur. Allahım ! Peşin yaptığım ve sonraya bıraktığım gizlediğim veya açıktan yaptığım ve senin benden daha iyi bildiğin bütün kusurlarımı bağışla. İleri geçiren ve geri bırakan ancak sensin. Sen her şeye kadirsin.” (Müslim)
__________________
Madem ben de bu vatanın bir evlâdıyım, bu vatanın saadetine hizmet etmek benim için farzdır. ” (105)
emirdağ lahikası BEDİÜZZAMAN |
|
|
|
|
YAKAZA Kullanıcısına; Bu Mesajı için 3 üye Teşekkür etti: |
|
|
#5 |
|
Talebe
Üyelik tarihi: 19 Şubat 2011
Mesajlar: 1.422
|
Hz. İsa (a.s)’ın nüzulü, Mehdi (a.s) gelişi, kabir azabı ve benzeri meseleler hakkında genellikle şu tarz değerlendirmeler yapılıyor: “Bu meseleler Kur’an’da geçmiyor, bazı hadislerde yer alıyor. Ama hadis Kur’an’a aykırı olamaz. Dolayısıyla bu konulardaki hadisler uydurmadır.” Ya da, “Evet, bu konuda bazı hadisler var, ama bu hadisler itikadî sahada bir şey ifade etmez.”
İmam Ebû Hanîfe şöyle der: “Kabir azabını bilmem” diyen kimse helaka uğrayan Cehmiyye’dendir. Çünkü o kimse, kabir azabının ifade edildiği “Biz onları iki defa azaplandıracağız” (9/et-Tevbe, 101) ayetini ve kabirdeki azabı anlatan “Şüphesiz zulmedenlere bundan başka da bir azap var” (52/et-Tûr, 47) ayetini inkâr etmiştir. Eğer bu kimse, “Ben ayete inanıyorum; ancak tefsir ve teviline inanmıyorum” derse kâfir olur. Çünkü Kur’an’da, tevili tenzilinin aynı olan (ne ifade ettiği konusunda ayrıca yoruma gerek bırakmayacak ölçüde açık olan) ayetler vardır. Eğer bunu inkâr ederse kâfir olur.” Yine İmam Ebû Hanîfe buyurur ki: Mestler üzerine meshin, mukim için bir gün bir gece, yolcu için üç gün üç gece olacak şekilde hak olduğunu ikrar ederiz. Çünkü hadiste böyle varit olmuştur. Bu konudaki rivayetler mütevatir seviyesine yakın olduğu için inkâr edenin küfründen korkulur.” Ekmeluddîn el-Bâbertî bu metni şerh ederken ilginç bir anekdot nakleder. Buna göre Tabiun’dan Katâde Kûfe’ye geldiğinde İmam Ebû Hanîfe ile bir araya gelirler. Ona şöyle der: “Sen, Dinlerini fırka fırka bölenlerden misin?” İmam buna şöyle cevap verir: “Ben Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömer’i (r.anhuma) diğer sahabîlerden üstün tutarım. Efendimiz (s.a.v)’in iki torununa muhabbet beslerim. Ve mestler üzerine meshe kailim.” Bunun üzerine Katâde üç kere, “İsabet ettin. Bu çizgiden ayrılma” der. Burada enteresan olun nokta şu: İmam Ebû Hanîfe, itikadî çizgisi hakkında Katâde’nin kulağına gitmiş olan yalan-yanlış bilgileri tashih etmek için dönemindeki bid’at fırkaların görüşlerine muhalif olduğunu beyan sadedinde üç husus zikretmektedir. Bunlar arasında sadece mestler üzerine meshin fıkhî bir mesele olduğu açıktır. Böyle olduğu halde İmam, bu meselenin itikadî bir boyutu olduğunu ihsas etmektedir. Bu boyut, konuyla ilgili rivayetlerin “ilim” ifade edecek kemiyette olduğu gerçeğinden başkası değildir. İmam Ebû Hanîfe (rh.a), itikadî meseleler hakkında yeterli bilgisi olmayan kimselerin takınması gereken tavır hakkında şöyle der: Tevhit (itikad) ilminin ince meselelerinden herhangi bir hususu anlamakta müşkilat çeken kimsenin, meseleyi sorup öğreneceği bir alim bulana kadar o konuda Allah Teala katındaki doğru neyse o şekilde inanması gerekir. Bu durumdaki bir kimsenin, meselenin doğrusunu öğrenmeyi ertelemesi caiz değildir. Bu durumdaki kimsenin, tevakkuf etmesi, meselenin aslını öğrenmekten geri durması mazur görülemez. Eğer bu durumdaki kimse, meselenin aslını öğrenmekten geri durursa (ve hayatını öylece şüphe içinde geçirmeye devam ederse) dinden çıkar.” Bu sebeple itikadî meselelerde ya aklımıza takılan hususları ehil kimselerden sorup doğru bir şekilde öğreneceğiz, ya da hiç bu meselelere dalmadan “inandım” deyip geçeceğiz. İtikadda şüpheye yer yoktur. Ebubekir Sifil
__________________
Madem ben de bu vatanın bir evlâdıyım, bu vatanın saadetine hizmet etmek benim için farzdır. ” (105)
emirdağ lahikası BEDİÜZZAMAN |
|
|
|
|
YAKAZA Kullanıcısına; Bu Mesajı için Teşekkür Eden Üyeler: |
acizkul (03 Kasım 2011) |
|
|
#6 |
|
Talebe
Üyelik tarihi: 19 Şubat 2011
Mesajlar: 1.422
|
Türkiye 7.2 ile bir kere daha sallandı. Hayatını kaybeden kardeşlerimize Cenab-ı Hak rahmetiyle muamele eylesin. Yaralananlara acil şifa, yakınlarını kaybedenlere ve milletimize sabr-ı cemil ihsan eylesin.
Sözün ilk anlamı olarak sarsıldığımızı söyledik, söylüyoruz. Her sarsıntıda bir "yenilenme", her titremede bir "kendini yoklama" vardır/olmalıdır. Bizde öyle oldu mu, yoksa bu depremi de siyasi mülahazaların, ideolojik tasarımların malzemesi mi yaptık/yapıyoruz? Zor bir zamandayız. Kış kapıya dayandı. Depremzede kardeşlerimiz için de, memleketin diğer bölgelerinde yaşayanlar için de büyük bir imtihan. Depremzedelere yardım ve yaraların sarılması konusunda ülke olarak yüzakı bir dayanışma içindeyiz. "Bir musibet bin nasihatten hayırlıdır" sözünün mâsadakı bir durum adeta. Oysa başından beri olması gereken buydu. Hiç olmaması gereken şeyler oluyor ve hiç yaşamamamız gereken durumları yaşıyoruz. Bu hay-huy arasında depremden esas almamız gereken hisseyi ıskalamamış olmak için küçük bir hatırlatma olarak okuyun bu yazıyı. Müslüman her şeyden önce, kendisi de dâhil olmak üzere bütün varlığa vücut veren Yüce Yaratıcı ile hayatının her safhasında irtibat halinde olan insandır. Yaratılış maksadı olan kulluk görevlerini aksatmamaya azami gayret sarf ederek, yaşadığı her mutlulukta, başına gelen her sıkıntıda, velhasıl her halükârda O'nu hatırlar, olayların O'nunla doğrudan bir bağlantısı bulunduğunu hisseder. Mutluluğa şükredip sıkıntıya sabreder. Nimetin de sıkıntının da O'ndan geldiğinin farkındadır. Müslüman, bu dünyanın bir imtihan yeri olduğunun bilincindedir. Bunun için, karşılaştığı her durumun kendisi için bir sınanma vesilesi olduğunu bilir ve kimi zaman sabır, kimi zaman şükür olarak ortaya çıkan sürekli bir "zikir" halindedir: "Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma ile deneriz. Sabredenleri müjdele. O sabredenler, kendilerine bir bela geldiği zaman 'Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz' derler." Bu bağlamda tabiat olayları da mü'min için -en azından- kendisini kontrol etme ve Yaratıcısını hatırlama vesilesidir. Söz gelimi sıradan bir şimşek çakması hadisesi bile mü'min için, Yaratıcısını hatırlatan ve O'ndan (O'nun gazabına uğ-ramaktan) korkması gerektiğini ihtar eden bir tabiat olayıdır: "Yine O'nun delillerindendir ki, size korku ve ümit vermek üzere şimşeği gösteriyor, gökten su indirip ölümünün ardından arzı onunla diriltiyor." Hz. Ömer (r.a) zamanında deprem olduğu zaman (ki kaynakların zikrettiğine göre İslam'da yaşanan ilk deprem hadisesi budur) Hz. Ömer (r.a) irad ettiği hutbede insanların ihdas ettiği bid'atleri dile getirmiş ve olayı buna bağlamıştır. Öte yandan hemen hepimiz için meşhud bir durumdur ki, insan, elde ettiği her mutluluğu ve başarıyı kendisine, başına gelen her kötü durumu ve hüsranı da başkalarına (ve bazan da Allah Teâlâ'ya) mal eder. Bu onun tabiatında vardır. Ancak mü'min, bu anlayışın tam tersinin doğru olduğuna inanır ve başına herhangi bir olumsuz durum geldiğinde önce dönüp kendi yaşantısına, amellerine ve gidişatına bakar. Zira bilir ki, karşılaştığı herhangi bir mutluluk ve başarı (nimet) Allah Teâlâ'dan, bela, hüsran ve sıkıntı ise kendi nefsinin işlediği kötülük ve günahlardandır: "Nimet olarak size ulaşan ne varsa Allah'tandır", "Sana gelen iyilik Allah'tandır; başına gelen kötülük ise nefsindendir." Ebubekir Sifil
__________________
Madem ben de bu vatanın bir evlâdıyım, bu vatanın saadetine hizmet etmek benim için farzdır. ” (105)
emirdağ lahikası BEDİÜZZAMAN |
|
|
|
|
YAKAZA Kullanıcısına; Bu Mesajı için Teşekkür Eden Üyeler: |
acizkul (03 Kasım 2011) |
|
|
#7 |
|
Talebe
Üyelik tarihi: 19 Şubat 2011
Mesajlar: 1.422
|
![]() Ömer bin Abdülaziz’in hilafeti sırasında İslam memleketlerinde günler süren bir zelzele zuhur etti. Bunun üzerine, halife hazretleri bütün vilayetlere şöyle bir ferman gönderdi: “Allah’a hamd ve O’nun habibine salatu selamdan sonra beyan olunur ki, bu zelzele yeryüzünde ilahi azabın alametidir. Ben bütün vilayetlere yazdım ki, falan tarihte meydanlara çıkarak, dua ederek yalvarsınlar. Mal sahipl...eri de hayır ve hasenat yapsınlar. Çünkü Allah celle celaluhu buyurdu ki: “Doğrusu felâh buldu (masiyetten) temizlenen. Ve rabbinin ismini anıp da namaz kılan” (El A’la–14, 15) Ve Âdem aleyhisselam gibi şöyle deyin: “Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz" (El Â’raf:23) Aynı zamanda, Nuh aleyhisselam gibi şöyle deyin; “Beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen kaybedenlerden olurum" (Hûd: 47) ve Yunus aleyhisselamın dediğini deyin: “Gerçekten ben nefsine zulmedenlerden oldum” (Enbiya: 87)
__________________
Madem ben de bu vatanın bir evlâdıyım, bu vatanın saadetine hizmet etmek benim için farzdır. ” (105)
emirdağ lahikası BEDİÜZZAMAN |
|
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Nereye gidiyoruz...? | GüLe SevdaLı | Şiir Dünyanız | 1 | 12 Haziran 2011 12:06 |
| Tekliflere inanmak ve amelsiz ilim ... | GüLe SevdaLı | Sualleriniz & Cevapları | 1 | 21 Mart 2010 21:34 |
| KonuLarına Göre AyetLer (İ ) | Necmi | Konulara Göre Âyetler | 0 | 13 Mayıs 2009 19:57 |
| İlim Ve Akıl | GüLe SevdaLı | Dini bilgiler | 0 | 10 Mayıs 2009 21:27 |
| Nereye Kadar | GüLe SevdaLı | Ezgi Ve İlahi Sözleri | 2 | 28 Eylül 2008 21:09 |