
|
|||||||
| Kayıt ol | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Talebe
Üyelik tarihi: 23 Haziran 2010
Mesajlar: 913
|
Bir kısım evliya cansız mahlukatın tesbih ve zikirleri duymuşlar. Bu nasıl olur?
Halbuki, bunların ruhları yoktur?
__________________
İşlerin Allahu Teala'nın takdiriyle olduğuna inandığı halde, istekleri olmayınca üzülene hayret ederim. Hz.Osman(r.a) Ey nefsim dinle, üstad bak neder:Maahaza, ebedi ömrün önündedir. O ömr-ü bakide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fani ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bakiden haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!” (Mesnevi-i Nuriye s 111) |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Admin
Üyelik tarihi: 04 Şubat 2008
Mesajlar: 3.300
|
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
![]() |
|
|
|
|
|
#3 |
|
Modaratör
Üyelik tarihi: 02 Ağustos 2008
Mesajlar: 668
|
Biraz uzun bir yazı ben bir kısmını okudum.Sorunun cevabı yazının içerisinde sanırım.
Yazının tamamını okuyacağım inşaAllah HAREKETLERİN SIRRI ve GERÇEĞİ (Velayet İlmi, İlmi Ledün ve İlahi İlim gözüyle Her hareket Hakk katında bir canlı hüviyeti taşır. Bu hareket bir sevginin, bir muhabbetin habercisidir. Sünnetullah'a, yani tabiat kanunlarına bağlı tüm hareketler tek yönlü olup, Hakk'a zikri daim içindedirler. Onlarda şer söz konusu değildir. Yani nefislerinde isyan yapan, Allah'ı unutan bir durumları olamaz. Her küre zati şekil olup 6 cihet itibariyle yuvarlaktır. Yani alt-üst, ön-arka, sağ-sol tarafları ile yuvarlaktır. Ağaç da yuvarlaktır. Ancak ağacın yuvarlaklığı büyüme istikametinde olup, 4 cihet itibariyle yuvarlaktır. Alt ve üst yuvarlaklığa dahil değildir. Zira o bir canlıdır. Ne var ki dili yoktur, sessizdir. Ahiret tarafında konuşur. Ağacın nefsine, nefsi nebati denir. Hayvanların dilleri vardır. Arzuları istikametinde ses çıkarırlar. Bunlardaki hareket tabiidir. Vehim denen kısmi akılları vardır. Bizim bedenimizde özleşen 18 bin alemi temsil ederler. Her alem, bir hayvanda özleşir. Her biri değişik huyludur. Kimi vahşi, kimi mülayim, kimi zehirli, kimi zehirsiz. Onların bu halleri, insanların nefislerinde olan iyilik ve kötülüğü teşhir ederler. Yani canlı ve ahlaki birer uzantı oluştururlar. Ayette: "İns ve cinden başka bütün varlıklar Allah'ı zikrederler" denmektedir. Bu ayet bize eşyadaki hidayet ve zikrin, Allah (c.c.) katında ne büyük değeri olduğunun açık ifadesidir. Diğer bir ayette de bu manaya işaret ederek şöyle denmektedir: "Yehdi men yeşau ila sıratın müstakim." "Eşyaya (Allah) hidayet eder, sıratın müstakim (hidayet yolunda Allah'a varmak) üzere" ayeti bu gerçeğe açıklık getirir. Şeyhi Ekber Muhiddini Arabi eserlerinde: "Hareket hubbiyedir" der. Yani her harekette Allah'a sevgi ve muhabbet uzantısı vardır. Tabiat kanunlarına bağlı eşya içindeki bütün hareketler Hakk'a muhabbettir. Her hareketin döndüğü çevre yuvarlaktır. Dünyanın büyük dönüşünün çemberi, yani yörüngesi de (genelde) yuvarlaktır. Şekli küre, yörüngesi de küredir. Kendilerine göre ekvatorları vardır. O ekvatorlar istikametinde dönerler. Onların bu ekvatorları kendilerine özel kıbleleridirler. Bu kıble istikametinde olan hareketleri zikir ettiklerinin canlı ifadesidir. Eşyadaki kıble budur. Kıblesiz ibadet olmaz. Nerede teklik var, orada Allah'ın birliğini tasdik eden gerçek var. Bu hareket, ibadet itibari ile secdedir. Kıblesi olan her şeyin secdesi de olur. Biz insanlar İslam dini çerçevesinde namaz kılarız. Bu namazların her rekatında iki secde yaparız. Bedenimizin ağaç misali uzantısı olan dünyanın da iki secdesi vardır. Birisi kendi ekseni etrafındaki dönüşüdür. İkincisi güneşin karşısında yaptığı yıllık büyük dönüştür. Hareket eden en büyük kütle güneştir. En küçüğü de (cismi basit) atom zerresidir. Her ikisi de küredir. Gözlerimizin gördüğü ve göremediği tüm yıldızlar, ya da kendi nefsinde hareket eden cisimler, eşya içi, eşya dışı hareketlerin hepsi Allah'ın muhabbetini yansıtan unsurlardır. Eşya hareket açısından üçe ayrılır. Birincisi; hareket ederek hayatını sürdürenler. İkincisi; hareketsiz, donuk beden taşıyan varlıklar. Çürümeyen bedenler ile hareket taşımayan cisimler. Üçüncüsü; çürümeye terk edilen cisimler. Denizin dalgalanması suyun hareketidir. Bu, su için zikri daimdir. Rüzgar da havanın hareketini gösterir. Havanın da kendine göre zikri budur. Ancak tek yönlü değildir. Suya da havaya da ateş yön verir. Sıcak-soğuk hava merkezlerine bağlı olarak ateş havayı, hava da suyu hareket ettirir. Dikkat edilince görülür ki, ateş havayı dilediği gibi o yana bu yana oynatır. Havanın ateşe karşı yapabilecek hiçbir gücü yoktur. Ateşin emrinde gezer. Keza hava denizi rüzgar gücü ile dalgalandırır ve saldırgan hale getirir. Suyun havaya karşı yapacak, karşı koyacak bir gücü yoktur. Su da toprak için böyledir. Yağmur yoluyla arazi üzerine hakimiyet kurar. Toprağın da suya karşı yapabilecek gücü yoktur. Bundan anlaşılıyor ki letafet (yoğunluğu az olan), kesafete (yoğunluğu çok olana) hakimdir. Hakk Teala'nın tabiat kanunlarına bağladığı yetki ve kuvvetin sırrı ve hikmeti nedir. Buna kısa bir açıklama getirelim. Önce şu gerçeği tanıyalım. Anasır 4 varlıktır. Toprak-su-hava-ateş. Bu dördü birbirine bağlıdır. Hareket canlılığı ile birbirine gidip gelirler. Arkalarında gözle görülmeyen ateş vardır. Ateş hiçbir zaman beden gözü ile görülemez. Bizim bildiğimiz odun-kömür ve diğer alev gösteren ateşler saf ateş değildir. Karışımıdır. Saf ateş acı biberde olur. Dokunduğu yeri yakar. Gözle görülmez. Ateşi en açık bir şekilde tanıtan biberin yakıcılığıdır. Peki ateşi hareket ettiren nedir? Bunu bilelim ki ilmi açıdan işin köküne inelim. Hakk Teala eşyanın içine ilahi muhabbet yerleştirmiştir. Şey (çoğulu) eşyadır. Lügat manası vücuttan ibarettir. Mükevvenatın tümüne şamildir, der. Bu sevgiyi eşyaya yaymakla bize neyi, niçin tanıtmıştır. Bir kere şu bir gerçektir ki nefis sahibi irade-i cüziye taşıyan her yaratık, ibadet ve zikirden uzaktır. Oysa Hakk Teala'nın kendine has ayani sabitesi vardır. Onun ayani sabitesi mahlukatınkine benzemez. Zati Mutlak bağlantılıdır. Oraya sadece bilgi ulaşır. Nasıldır ve ne şeydir. Mahlukat tarafından bilinmez. Oysa insanlar Allah (c.c.) ile insan arasında bulunan mahlukat bağlantılı Ayani Sabite'yi dahi tam anlamı ile bilemezler. Kaldı ki Allah'a ait olanı nasıl bilsinler. İşte 'Hakk'a ait Ayani Sabite'ye işlerlilik kazandırmak için Rabbimiz, eşyaya zikri daim ibadeti yerleştirmiştir. Örnek verelim dersek bunu elektrikle canlı bir biçimde izah etmiş oluruz. Bilindiği üzere elektrik alternatörlerden hasıl olur. Yani, elektrik üreten merkez. Bu merkezin elektrik üretmesi için, onu hareket ettiren bir güce ihtiyaç vardır. Bu güç olmazsa, elektrik de olmaz. Bu anlayış içinde bunu çözmeye çalış. İşte Rabbimiz bu gücü eşyanın zikrinden elde eder. Eşyanın zikrinden hasıl olan bu birikim, kainatın ayakta durmasını sağlar. Bursalı İsmailhakkı (k.s.) Kenzi Mahfi isimli eserinde Davud peygambere ait olan ve velayet ilmi içinde yer alan şu hadisi kudsi (şeriatı Muhammediye içinde, yani ahkam ayetleri tarafında bulunmaz) beyan etmiştir: "Küntü kenzen mahfiyyen" ile başlar. Burada Türkçe açıklaması ile tanıtıyorum. Rabbimiz diyor ki: "Ben bir gizli hazine idim. Bilinmekliğimi istedim. Onun için tüm mahlukatı (canlı-cansız ne varsa) yarattım." Bundan anlaşılacağı üzere bizi yaratanı bilmediğimiz sürece, kainatın dengesi bozulur. Zelzele, tayfun, fazla sıcak-fazla soğuk gibi olaylar bunu tanıtan canlı olaylardır. İnsanı kamil, insanlık adına, yani bütün ademoğlu adına zikri daim içindedir. Kainatın zikrinin özü olan 'kelime-i tevhidi' ardı arası kesilmeden zikir eden bu insanı kamil için Peygamberimiz şu hadisi şerifle bu konuya açıklık getirmiştir: "Bu dünyada kelime-i tevhid (la ilahe illallah) çekildiği sürece kıyamet kopmaz" der. Ariflere göre bunun manası şu: ademoğlu içinden kutup diye bilinen ve kainatın şalteri Hakk tarafından kendisine teslim olunan birinci sınıf, Allah'ın kulu. Bunlar veraseti maneviye içinde bulunurlar. Biri ahirete göçünce, yerine öteki geçer. Bu insanı kamil Hakk'ın diliyle bu kelime-i tevhidi zikri daim ile söyler. Allah (c.c.) kıyameti koparacağı zaman son olanı ahirete alır. Nasıl ki insan kainatın özü ise, eşya içindeki zikrin yekünu insanı kamilde çekirdekleşmiştir. Yani ister ağaca bak çekirdeği gör, ister çekirdeğe bak ağacı gör misali ister kainata bak insanı kamili gör, ister insanı kamile bak kainatı gör, aynıdır. İşte ademoğlu, bu zikrin içinden doğan, gelişen fen ve teknoloji hareketleri sonucu ateşi buldu ve çözdü. Önce buharlı makineyi keşfetti. Sonra sıvılaşmış ateş olan petrolü buldu. Yer altından çıkardı. Rafine yaptı. Bu ateşi ince sıvı (benzin), gaz, mazot gibi yakıt haline getirdi. Önce benzinle çalışan motoru buldu. Sonra dizel yaptı. Mazot, yani kalın yakıtla çalışan motoru buldu. Her çalışan makine zikri daim içinde faaliyetlerini sürdürür. Denizdeki gemiye binen arif kişi, aşağı yukarı oynayan pistonun zikrini kalbindeki Hakk kulağı ile dinler. Sonra bu fani bedenin kulaklarına bu zikri bağlar. Oynayan pistonun Hakk'ı zikrederek şöyle dediği duyulur: 'Ya hayyu ya kayyum' Allah'a ait bu iki dal ismin zikrinin manası şöyle: "Hayat senden, ayakta durmak senden." Yani ey bizi yaratan Rabbimiz! Bu hayatı bize sen verdin, bu kuvveti ve ayakta durmayı sen verdin. Varlığımız, yaşayışımız senin elindedir. Sen varken biz varız. Hakk'ın lisanlarından olan bu zikir gibi, her hareketin bir başka dal ismi vardır. Basiret sahibi olanlardan başka hiç kimse bu zikirleri duyamaz. Her hareketin bir başka zikri olur. 18 bin alemi bünyesinde bulunduran insan, bu alemlerin her birinde olan zikrin özünü yüklenmiştir. Zikir deyince, avam anlayışı olan zikir değildir. Avam, ipliğe geçirilmiş 99 yuvarlak tanecikleri iki parmak arasına alarak manalı bir kelimeyi, ya da cümleyi lisana getirip sayı üreterek fısıltı biriktirir. Bu zikir, nefes dalgaları içinde ümit ticareti yapmaktır. Kelamcı ve hayalci diye ariflerin vasıflandırdığı bu zavallılar, kendilerini erenlerin en büyüğü sayarlar. Bu ahval, şeytandan insana uzanan ters anlayış olduğu için, şeytanın gurur ve inadını da beraberinde getirdiğinden, kişi gurur ve inatla yoluna devam eder. Hiç kimseyi dinlemez. Onun tesbihleri ile toplum, koruyucu bir dua bulduğunu sanır. Çalışmayı zaman kaybı olarak görür. Ve de çalışmaz. Az zamanda çok kazanmayı şiar edinir. Haram-helal hesabı yoktur. Zira onun tesbihi yüzü suyu hürmetinde topluma gelecek bir çok felaketleri önlemiştir; itikadı içinde yaşar. Her aklı başında şuurlu kişi bana şöyle bir soru soracaktır. Allah (c.c.) insanlara kendi iradesinden irade-i cüziye (çok küçük bir irade) vermiştir. Eşyayı yaratırken içinde bu kadar zikir imkanları vermiştir de, insanın irade-i cüziyesine bu zikirden hiç pay bırakmamış mıdır? Cevap: elbette ki bırakmıştır. O da "hu" zikridir. Yani Zati Mutlak'ı zikretmektir. Ancak bu makamsız, serbest zikirdir. Üç kereden az olmamak kaydıyla kim bu zikri diliyle zikrederse, sevap itibari ile Rabbinden mutlaka bir ücret alır. İlmine ve Hakk'a yakınlığına göre az ya da çok kazanç sahibi olur. Fakat makamsızdır. Bu konuya açıklık getiren Peygamberimiz hadisi şerifte şöyle der: "Men himmetuhu fah'u fe kıymetuhu ma yuhricu em'aehu." Türkçe'si şöyle: "Kim ki fahtan (makamsız sözden) himmet umarsa, o zikrin kıymeti bağırsaklarından çıkmaz." Yani şeytanın sahasını aşmış olmaz. Tabii zikir olan "hu" zikrini niyete bağlayıp dil ile söylersen, elektriği eşyadan kabloya almış gibi olursun. Fah, burada aklı başka yerde, dili ha bire hu çekiyor. Bu zikirden bir şey hasıl olmaz. Kişi akla bağlı olan yerden himmet sahibi olur. Bir soru daha: namazda 99 tesbih çekiyoruz. Ona ne dersin? Cevap: namaz kabul edilirse o da kabul olur. Taklitten öteye gitmeyen namazın şartları dışında her söz değerden mahrumdur (şartlar: namaza girmeden önce icra edilen 6 şart demektir). Zikir kapsamına giren cemadat (madenler) içindeki zerre hareketleri en görünmeyenidir. Küçüklüğüne göre en güçlü olan da odur. Sonra nebadat (bitkiler) gelir. Sonra hayvanat. Dördüncüsü beden-i insandır. Yani anasırdan olan vücutlar. Bu dört varlık bedenen ve ruhen ahirete uzanır. İnsan ve hayvanda baş kısmı Allah'ın kudret eliyle yaratıldığı için, ahiret tarafıdır. Kainatta cansız hiçbir varlık yoktur. Zerresinden küre kütlesine kadar her yaratılanda hayat vardır. Yani hepsi canlıdır. Bu canlıların her birinin ruhu vardır. Ruhlar Zat'a, bedenler vacibülvücud'a uzanır. Dünya ve bu feza boşluğunda ne varsa ahirette tanıyacağımız kevni vücuttan bir uzantıdır. Kar misali. Yani su ne ise, kevni vücut odur. Kar ne ise, fani vücudumuz odur. Arifler bu konuya açıklık getirirken, Hakk'ın canlı kitabı olan kar-su ikilisini örnek gösterirler. İnsan ve hayvanat üç saniyede nefes alır, üç saniyede de nefes verir. Bu nefes alıp verme içinde kelime-i tevhid (la ilahe illallah) gizlenmiştir. Nefes alırken la ilahe (ilah yoktur), nefes verirken de illallah (yalnız Allah (c.c.) vardır) der. Bu zikir Hakk'ın irade-i külliyesi ile yarattığı mahlukatın hamurunda bulundurduğu zikirdir. Hayat bağlantılı bu nefes Hakk'ın iradesiyle olduğundan, irade-i cüziye bağlantılı olmadığından, kişinin adına zikir kaydetmez. Zira Hakk'ın kendine ait zikridir. Hakk'ın zikri Hakk'a aittir. Nefes almadan insan yaşayamaz. Yaşadığı sürece de zikri daim içinde olur. Yani insanın dili var, sesi var, nefesi var. Hayvanların da dilleri var, sesleri var, nefesleri var. Onlar da hayatlarını zikri daim içinde sürdürürler. Allah'ı zikreden her hayvanın kendine has özel yaşantısı olur. Karada yaşayan, havada uçan, denizde yaşayan hayvanların zikirleri ayrı ayrıdır. Bunların zikirlerinin seslerini arifler duyar. Diğerleri duyamaz. Ağaçlar da (tüm bitkiler) nefes alır, verir. İlkbaharda hayat suyu, yani ikinci su yürüdüğü zaman bitkiler nefes alır. Bu üç ay sürer. Yani bu süre bitkinin la ilahe devridir. Bundan sonra su yavaş yavaş çekilmeye başlar. Bu süre ise bitkinin illallah çektiği üç aylık devridir. Hicret haftası, nefes verme zamanı içinde gerçekleşmiştir. Allah'a ait dal isimler Allah (c.c.) katında ilah hüviyeti taşırlar. Sayıları bilinmeyecek kadar çoktur. Kur'an-ı Kerim'de sadece 99 ismi vardır. Bunların çokluğu, bir olan Allah'ın tekliğini bozacağından, ilah yoktur. Ancak Allah var, kelimesiyle Allah'ın birliği tasdik oluyor. Peygamberimiz Allah'ın mazharıdır. Allah zati mutlaktan uzanan "ismi has" itibariyle umuma şamildir. Yani ammedir. Hatemülevliya olan Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) Miraç'la birlikte amme tarafına yükselmiştir. Bu Mirac'dan sonra Hatemülenbiya olmuştur. Mirac'dan 17 ay sonra da kendisine hicret yaptırılmıştır. Bu hicret bitkilerin ahir zamanında olduğu gibi, peygamberlerin sonuncusunda olmuştur. Hakiim () ismiyle canlıların bedenlerindeki uzuvları nasıl birbirine bağlayıp en ufak bir eksiklik yapmadı ise, kainatı da bir canlı gibi hikmet açısından böylece düzenlemiştir. Hamd O'na, şükür O'na olsun. Bitkiler, altı ay süren bu zikirden sonra altı aylık uykuya dalarlar. Bu altı aylık zikir ve altı ay süren uyku, şemsi sene ile yani 365 küsur gün devam eden takvim yılı itibariyle gerçekleşir. Şeyhi ekber Muhiddini Arabi (k.s.) der ki: "Nebadatın (bitkilerin) esas zikri ahiret tarafında olur. Ben onların konuşmalarını ahirette duydum, dinledim. Onlar dünyada konuşamazlar. Bitkilerin halu natikaları vardır (sessiz konuşurlar) diyenler işin gerçeğini bilmeyenlerdir" der. Şöyle bir soru daha var. Neden bitkilerin (nebadatın) nefes alıp vermeleri altı ay sürer, sorusuna cevabımız şöyle: ahiret senesi, dünya senesinin 360 bin mislidir. Ahiretin bir günü dünya senesi ile (1000) bin senedir. Ahiret senesine açıklık getiren Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) hadisi şerifte şöyle der: "(farz olan bir namazın terki için söylenmiştir) Kim ki farz olan bir namazı terk ederse, hatta geçmişte böyle bir vakit namazını terk eden bir hukub miktarı azaplandı (ahiret senesini tanıtıyor). Hukub 80 senedir. Her senesi 360 gündür. Her günü (dünya senesi ile) bin senedir. Bir soru daha doğdu. Acaba bu dünya senesi, kameri sene mi yoksa şemsi sene midir? Cevabımız şöyle: biz ibadetlerimizi kameri sene ile yapmaktayız. Risalete bağlı bir yoldur. Risalet ise kameridir. İbadetler risalete bağlı olunca, kameri sene söz konusudur. Bu sebepten hayvanatta bir nefes alıp verme altı saniye sürerse, bitkilerde (nebadatta) bu altı ay sürer Bitkilere (nebadata, ağaç ve emsali ne varsa) ilkbaharda ikinci su, yani yemiş suyu yürür. Bu su, tabiat kanunları çerçevesinde ağacın her yerine yayılır. Suyun çıkış yeri topraktır. Güneşin ısısı belirli bir düzeye gelmeden ağaca yürümez. Çekirdeğine ve kaderine bağlı olarak belirli süre içinde yemişini kemale erdirir. Bu yemişler buğdaydır, arpadır, elmadır, armuttur, hurmadır, muzdur, şeker, pancarı, vs'dir. Sebze ve diğer gıdalandığımız bütün nimetlerdir. Bunları yeriz kan olur. Bir kısmı dışkıdır, atılır. Kan, damarlar içinde hareket halindedir. Bu kandan Hakk'ın izni istikametinde insan tohumu (sperm) olur. Her canlı ağaç yemişi gibi, kendi tohumunu kendi bünyesinde üretir. Yemişte nasıl bir tat, bir lezzet varsa, özleşen gıdasının bel kemiği arasından dışarı çıkması ortaya bir zevk getirir. Şehvet diye isimlenen bu hayvani zevk hareket sonucu oluşur. Yani hareketin çekirdeğidir. Cennetteki en alt makamda olan zevkin 70'te biri demektir. Peygamberimiz mucizelerini (insanları aciz bırakan olaylarını) şakkul kamer dışında hep yemeklerde göstermiştir. Üç kişinin doyabileceği bir yemekle, 70 kişiyi doyurması bu mucizelerin en göze çarpanıdır (Buhari hadisi şerifine bak). Bu olay ahiretten dünyaya uzanan ilahi bir gıdadır. Şeytan ise, dünya gıdasına, yani bedene giren gıdaya giriş yapar. Hadisi şerifte Peygamberimiz şöyle demiştir. Şeytan kanın bulunduğu her yere girer. Bu demektir ki şeytan bizim içimizdedir. Peygamberimiz risalet süresince, yani 23 (kameri) sene dünya gıdası ile gıdalanmadı. Bu demektir ki, 23 sene ne yedi, ne içti, ne de uyudu. Görünürde hem yedi, hem içti, hem de uyudu. Ramazanlarda iki gün, üç gün yemeden oruç tutan sahabilere: "Siz bana bakmayın, beni Rabbim doyurur" derdi. Bu ahiret gıdası demek, şeytanı bedenden dışlamak demektir. Her Müslüman iyi bilmelidir ki, şişman beden şeytan karargahıdır. Hatta, küfür deposudur. Gönüle bağlı servet ise nefis ve şeytanla ortaklıdır. İslam evliyası, yani ululemir bu konuda şöyle der: "Vücüdüke zenbün la yukasu zenben aher." Manası: "Senin vücudun senin için öyle bir günahtır ki, bir başka günahla kıyas edilemez." Böylece, hareketlerin sırrı ve gerçeği başlığı altında kaleme aldığımız bu yazılar sadece bir tanıtımdan ibarettir. Yani çok küçük bir açıklamadır. Bu hareketlerin tanıtımına şu hadisi şerif öncülük eder. Peygamberimiz hadisi şerifte: "la sakinü fileflak" der. Yani eşyanın zerresi ve kütlesi hareketsiz değildir. Allah yok insan var diyen ilim -ki fen teknolojiyi bulan ve geliştiren ilim, aklın sahibi olan Hakk'ın izniyle bunları bulmuştur. Onların bu çalışmalarına Hakk'ın izni var, rızası yoktur. İrade-i cüziyenin ayani sabite içinden elde edilen kazancına Hakk Teala karışmaz. O kazanç, kişinin kendisinindir. Müspet ilmin sanat bakımından akıl almaz ilerleme kaydetmesi, ayani sabiteden çıkan ilahi iznin sonucudur. Onların ilmi çalışmaları zerrenin ve kütlenin hareketlerini incelemeleri ile elde edilmiştir. Onlara bu imkanı hazırlayan O Büyük Yaratıcı'dır. Hakk Teala Kur'an-ı Kerim'de: "Vezkür rebbeke iza nesite" der. Bunun Türkçe manası şöyle: "Rabbini zikret (hatırla), unuttuğun vakit." Demek oluyor ki konuşurken, düşünürken, iş yaparken, yürürken rabbini hatırından çıkarmayacaksın. İşte bu hatırlama devam ettikçe, zikir de devam ediyor demektir. Ayetin manası açıktır. Her isyan, Allah'ı unutmaktan gelir. Bu ayette "Rab" kelimesi kullanıldı. Rab demek, Allah'ın terbiye eden tarafı demektir. Herkes Allah'a bağlı dal isimlerden biri ile kaimdir. O dal isim, o kişinin Rabbidir. İster bilsin, ister bilmesin, Allah onu, yani o kulunu bu dal isimle terbiye eder. Yaşadığı sürece o ismin içinde bulunur. Ancak, arifler sınıfında olursa değişir. Arifler, kendi dal isimlerine bağlı kalmakla birlikte, Hakk'ın sahası içinden nasip sahibi olur. Güneş ışıklarının toprağa vurunca bıraktığı ısı ile envai çeşit mahsulün yetişmesi gibi bir şeydir bu. Hareketin temelinde Zati güç vardır. Dinsiz ilim buna enerji der. Oysa her zerrede, her hücrede Zat'tan uzantı bulunur. Bu uzantı hüviyeti Mutlaka'nın varlığını tanıtan imza demektir. Velayet İlmi'nin İslam dini içinde yer almaması sonucu bu gerçekler petrol gibi gizli kaldı. İlk olarak tarafımızdan buna açıklık getiriliyor. İnşallah ciddiye alınır da eğitime yansır. Bir uçak düşünün, havada tonlarla ağırlıkla uçar gider. Onu o boşlukta tutan güç harekettir. Hareket kesilince düşer. Ona hareketi veren yakıt idi. Yakıt biter ya da arıza yaparsa, uçamaz. Yakıt petrolden üretilen bir sıvıdır. Bu sıvı her şeyden önce bir ateştir. Bu ateşi enerji yapan içinde bulunan Zati zerrelerdir. Uçak insanın irade-i cüziyesinin eseridir. Bu irade-i cüziye Hakk'tan verilmiştir. Uçak, irade-i cüziye çerçevesinde taşınan akıl ile olmuştur. Uçuşunu tanzim eden imalat şartları bozulunca nasıl düşüyorsa, kişi de Rabbini unutunca hidayet sahasından düşer. Dalalete sürüklenir. "Velekat kerremna beni ademe" ayeti çerçevesinde izinli olan ademoğlu bu buluşları gerçekleştiriyor. Ayetin Türkçe manası şöyle: "Biz, ademoğlunu mükerrem kıldık." Yani eşya içinde gizlenmiş olan akıl almaz sırları çözmeye ademoğlunu mezun kıldık. Dinli-dinsiz ayırım yapmadık. Aklını ve sanatını kullanan herkes bilir, bulur ve kerameti kevniye diye bilinen bu sırları çözer. Dinsiz ilmin buluşları buradan kaynaklanır. Elektriğin keşfi, başlı başına bir keramatı tabiiyye (eşya içi gizli sırlar) açısından en büyük olaydır. Tepkili hareketin mahsulüdür. Yani, arkasında ya yerin çekim kuvvetine bağlı güç vardır. Barajlardan su akışı ile olur. Ya da ısı yoluyla olur. Hepsinde de hareket vardır. Enerji kaybı söz konusudur. Elektrik olsun, elektriğin çevirdiği motorlar olsun, hepsi hareketle iş görürler. Çeşitli tezgahların çalışması ile arabadan uçağına, giyecekten yiyeceğe ne kadar imalat varsa hepsi elektrikten elde edilir. Demek ki, işin temelinde hareket vardır. Hareket zikirdir. Dünyada ne buluyorsak hareketten, dönen motordan çıkıyor. Bu dünyada hayatın kazanılması nasıl harekete bağlı ise, ahiret de zikir yoluyla harekete bağlıdır. Her insanın bedeni bir makinedir. Hakk yolunda (haddi aşmamak kaydıyla) bu bedeni ne kadar çalıştırır, ne kadar yorarsan, o kadar kazancın büyük olur. Çalışmayan bedenden hayır hasıl olmaz. Demek ki din, davranış biçimine bağlanmıştır. Tarikat demek, Hakk tarafında yer alan işlerin işlenmesi demektir. Bu işi bulmak, yakalamak ariflere, yani evliyaya ait iştir. Yani kalp gözü açık olanlara. Bunlara ululemir denir. Beş velidir bunlar. Evliya çok var. Fakat bu beşi eser sahibidir. Diğer yazılarımda da bunları tanıtmıştım. Yine de tanıtayım. Birincisi: Hatemülenbiya (peygamberin özü ve sonuncusu) olan Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)'ın Hatemülevliyası olan Muhiddini Arabi (k.s.) 475 eser sahibi, ikincisi: Bursalı İsmailhakkı (k.s.) 167 eser sahibi. Muhiddini Arabi'ye bağlıdır. Üçüncüsü; Erzurumlu İbrahimhakkı (k.s.) 30 eseri vardır. Dördüncüsü: Abdullah Bosnavi. Muhiddini Arabi'nin Fususulhikem isimli eserini Osmanlıca olarak şerh eden veli. Beşincisi: Abdülkerim Çiyli, 30 eser sahibidir. İşte bu beş veli şeriat-tarikat-hakikat üçlüsünü tanıtan, yaşayan ve kayıt altına alanlardır. Öylesine eserler yazmışlardır ki, şeriatı Muhammediye'ye bağlı kalarak en ufak bir sapma göstermeyerek velayet ilmini tanıtmışlardır. Allah (c.c) onlardan razı olsun. Bu mevzu hakkındaki bilgiyi burada noktalıyorum. Hakk Teala okuyan herkese anlama kabiliyeti ihsan etsin.Reğmi Hakk, Nusret Osmanoğlu |
|
|
|
|
|
#4 |
|
Kardeş
Üyelik tarihi: 20 Aralık 2010
Mesajlar: 309
|
“Hiç bir şey yoktur ki Allah’ı tespih ve Ona hamd etmesin,” mealindeki âyet-i kerimede geçen “şey” tabiri, canlı-cansız her varlığı içine alır. Her şey Onu tespih eder ve Ona medih ve senada bulunur.
Yine Kur'an'da Allah korkusundan yarılan, dağlardan yuvarlanan taşlardan bahsedilir. Gök gürültüsünün hamd ile Allah'ı tesbih ettiğinden bahsedilir. Peygamber efendimiz "Bu dağ Uhud'dur. O bizi sever biz de onu severiz" buyurur. Yine Peygamberimiz hayvanların kendi dillerince Allah'ı andığını söyler. Evet Allah'tan korkan taşlar, insanları seven dağlar, Allah'ı zikreden canlı veya cansız mahluklar. Müminin kainata bakışı budur. Biz bu mahlukatın dillerini anlasaydık fırtınalı denizin "Ya Celil, Ya Celil" diye zikrettiğini duyacaktık. Dillerini anlasaydık, kedilerin "Ya Rahim, Ya Rahim" diye dua ettiğini işitecektik. Yani sözün kısası sadece insanlar dua etmez. Bütün mevcudat, bütün varlık kendi dilinde dua eder. Yeryüzünde insan dışındaki canlılara baktığımız zaman esas olarak üç şekilde görürüz: Dik olarak ayakta duranlar: Bitkilerin çoğunluğu ile iki ayaklı hayvanlar gibi. Yarı ayakta, yani, eğik olarak duranlar: Dört ayaklı hayvanlar gibi. Yerde sürünenler: Sürüngen hayvanlarla bâzı bitki çeşitleri gibi. Bu saydığımız mahlûklar, yukarıdaki âyetin ifade ettiği ibâdetlerini, bulundukları şekilleriyle yapmaktadırlar. Kuran'ın bildirdiğine göre Kainatta canlı cansız her şey Allah'ı zikir ve tesbih eder. Kur'an'da, yerde ve gökte bulunan her şeyin Allah'ı tesbih ettiği haber verilmiştir: "Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ı tesbih etmiştir. O, Aziz'dir, Hakîm'dir" (el-Hadîd, 57/1 ). Ayetteki "Her şey Allah'ı tesbih etmiştir" ifâdesi, çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Canlı varlıkların Allah'ı tesbih etmeleri, O'nun her çeşit noksanlıklardan ve yüce şanına yakışmayan şeylerden berî olduğunu dil ile ifade etmeleridir. Bütün alimler, canlı varlıkların Allah'ı bu şekilde tesbih ettiklerini söylemişlerdir. Fakat, canlı olmayan varlıkların Allah'ı tesbih etmeleri hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı alimlere göre, canlı olmayan varlıkların Allah'ı tesbih etmeleri, O'nun yaratıcılığına, gücünün her şeye yettiğine delil olarak gösterilmeleridir. Bu şeylerin varlığı, Allah'ın yüceliğini göstermektedir. Onların bu hali, tesbihleridir. Bazı alimler de, cansız varlıkların canlı varlıklar gibi Allah'ı zikrettiklerini söylemişler ve bu hususta delil olarak da yukarıda geçen şu ayeti göstermişlerdir: "Yedi gök, arz ve bunların içinde bulunanlar, O'nu tesbih ederler. O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur, ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O, Halîm'dir, çok bağışlayandır" (el-İsrâ, 17/44) . Bu görüşü savunan alimlere göre, cansız sanılan her şeyde, insanların fark edemedikleri bir canlılık vardır. Bütün eşya, atomlardan meydana gelmiştir. Atomun çekirdeği etrafındaki elektronlar, akla şaşkınlık verecek bir hızla dönmektedir. Diğer bazı âlimlere göre, ise, kâinattaki her şey, canlı ve cansız bütün varlıklar, Allah'ın emrindedirler. Yüce Allah, dilediği gibi bu varlıklarda tasarrufta bulunur. Her şey onun emrinin karşısında teslimiyet içerisindedir. Onların tesbihleri, bu teslimiyetleridir (Muhammed Ali es-Sabûnı, Safvetü't-Tefâsîr, İstanbul 1987, III, 319 vd.). iktibas:sorularla islamiyet. ![]() ![]() ![]()
__________________
Kader beyaz kağıda sütle yazılmış yazı...Elindeyse beyazdan gelde sıyır beyazı...N.f.k....
|
|
|
|
|
|
#5 |
|
Admin
Üyelik tarihi: 04 Şubat 2008
Mesajlar: 3.300
|
Yaa ! Canem abla; kısa kısa sual ve cevap yerine çoook uzun cevap vermişsiniz,şimdi nasıl okuyacağız burayı ..
__________________
![]() |
|
|
|
|
|
#6 |
|
Talebe
Üyelik tarihi: 23 Haziran 2010
Mesajlar: 913
|
Kardeşler
lakin, kusura bakmayınız. Cevaplarınız hep lisani hali tarif etmektedir. Bu sualimizin cevabı değil, malesef. Sualde evliya veya mübarek bazı şahıslar bizzat seslerini işitmişler. Bu nasıl olur. Dikkat edelim, cansız mahlukatdan bahs ediyoruz.
__________________
İşlerin Allahu Teala'nın takdiriyle olduğuna inandığı halde, istekleri olmayınca üzülene hayret ederim. Hz.Osman(r.a) Ey nefsim dinle, üstad bak neder:Maahaza, ebedi ömrün önündedir. O ömr-ü bakide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fani ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bakiden haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!” (Mesnevi-i Nuriye s 111) |
|
|
|
|
|
#7 |
|
Modaratör
Üyelik tarihi: 02 Ağustos 2008
Mesajlar: 668
|
Yazı çok güzel bende okuyamadım ilk fırsatta okumaya çalışacağım inş. Cevabı bulabilmek bazen kolay olmuyor değilmi
bazen tek satırla çok şey anlatılır bazende böyle olabilir![]()
|
|
|
|
|
|
#8 | |
|
Admin
Üyelik tarihi: 04 Şubat 2008
Mesajlar: 3.300
|
Alıntı:
Kezâ, âyet-i kerime de ifâde edilen; "Hiç bir şey yoktur ki, Allah'ı tesbih etmesin" ifâdelerini de delil göstererek, her şeyin canlı olduğunu dile getirenler de olmuştur. Fakat bütün bu tanımlar, bizim anladığımız ve hissettiğimiz şekildeki bir hayat mertebesi olmadığını ortaya koymaktadır. Câmid varlıkaların, şuursuz oldukları halde şuurkârane iş yapmaları hayatın bir işaretidir. Ancak bu hayat, o varlıklara müekkel meleklerin hayatlarına işaret eder. Câmid varlıklara da, zihayat varlıkların meyvelerini verdirir. Mesela; Atomun bilinçli hareket eder gibi anlamlı şeyler ortaya koyması gibi. Cansız olan mevcudatın hayattar olmasından kasdedilen esma-i ilahiyye olmasından ziyade, bence onlara nezaret eden meleklerdir. Hadiste geçen -kırk bin başlı melek- meselesinde Üstadımız, o ağaçta tecelli eden esmayı okuyup anlayacak ve onun yaptığı şuursuz ibadetleri şuurkârane derğâhı ilahiyyeye takdim edecek, hikmeten zihayat ve zişuur bir mahluk bulunması gerektiğini ve o mahlukun da melaikeler olduğu ve alemi misalde sureten o ağaca benzediği vurgulanmaktadır. Ayrıca yağmura nezaret eden melek, güneşe nezaret eden melekle bir değildir, meselesinde de meleklerin sureten ve büyüklük küçüklük bakımından bir olmadıklarını ve her bir şeye nezaret eden ve o cemadatın ruhu hükmünde bulunan ve onda tecelli eden esmayı okuyup anlayan ve o cemadatın veya nebadatın şuursuzca yaptığı ibbadetleri derğah-ı ilahiyyeye şuurkârane takdim eden zihayat ve zişuur mahluklar bulunduğunu anlıyoruz. Bu yüzden meclisi Vebevi'de ağlayan ve Peygamber Efendimizle (sas) konuşan kütükten kasdedilen, kütüğün zatı değil aslında, ona nezaret eden melek-i müekkeldir. Mesnevide geçen şu cümle, Ve keza o habbe-i kalb için, pek çok hizmetçi vardır ki, o hâdimler kalbin hayatıyla hayat bulup inbisat ederlerse, kocaman kâinat onlara tenezzüh ve seyrangâh olur. iktibasdır
__________________
![]() |
|
|
|
|
|
nefise Kullanıcısına; Bu Mesajı için 3 üye Teşekkür etti: |
|
|
#9 |
|
Talebe
Üyelik tarihi: 23 Haziran 2010
Mesajlar: 913
|
Kardeş,
sualin cevabını kafi derecede verdiniz
__________________
İşlerin Allahu Teala'nın takdiriyle olduğuna inandığı halde, istekleri olmayınca üzülene hayret ederim. Hz.Osman(r.a) Ey nefsim dinle, üstad bak neder:Maahaza, ebedi ömrün önündedir. O ömr-ü bakide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fani ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bakiden haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!” (Mesnevi-i Nuriye s 111) |
|
|
|
|
معلم Kullanıcısına; Bu Mesajı için Teşekkür Eden Üyeler: |
nefise (17 Ocak 2011) |
|
|
#10 |
|
Kardeş
Üyelik tarihi: 20 Aralık 2010
Mesajlar: 309
|
tam yerinde bir cevap olmuş bizim bulduğumuz eksikti ama nefise abla soruya tam muvafık olmuş
__________________
Kader beyaz kağıda sütle yazılmış yazı...Elindeyse beyazdan gelde sıyır beyazı...N.f.k....
|
|
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Tesbih Ağacı - Tesbihler | nefise | Merak Ettiklerimiz | 9 | 23 Ocak 2011 14:50 |
| Tesbih Namazı | canem | Namazlarımız | 1 | 26 Temmuz 2010 17:40 |
| Tesbih Ayetleri | canem | Kur'ân-ı Kerîm | 0 | 25 Ekim 2009 08:39 |
| KonuLarına Göre AyetLer (G ) | Necmi | Konulara Göre Âyetler | 0 | 13 Mayıs 2009 20:00 |
| KonuLarına Göre AyetLer (H ) | Necmi | Konulara Göre Âyetler | 0 | 13 Mayıs 2009 19:59 |