
|
|||||||
| Kayıt ol | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Kardeş
Üyelik tarihi: 08 Nisan 2011
Mesajlar: 357
|
22.10.2011 günlem ve Mehmet Murtaza Kılıç imzalı bir yazı
Bu kadar sert ve kesin bir ifade kullanmaya mecbur olduğum için kimse kusura bakmasın. Aslında bu Öz Türkçe maskesi altında katledilen Klasik Devrin canım Türkçesidir. Çünkü durum bu kadar vahim. Nereye gittiğimizi fark eden var mı? Ne olacak canım orta yolcu olalım, idare-i maslahatta fayda görenler fena halde yanılıyor. İşte serencamını kısaca izah ve arz etmeye çalıştığımız üzere Öz Türkçenin niye aslında Öz Salakça olduğunun hikâyesi. Birazcık tarih malumatı olan herkes bilir ki bu öz lisan hastalığına ilk tutulan millet ÖZ! Almanlardır. Almancanın 1802 yılındaki kompozisyonunu bilen filologlar, o zamanki Almancanın yüzde 55-60 nispetinde Koine Yunancası dediğimiz Orta Zaman Yunancası ve Latinceden mürekkep olduğunu da hatırlarlar. Bu devirde Koine Yunancası ve Latinceyle zenginleşmiş Almanca bir ilim ve sanat lisanıydı. Friedrich Rückert’in Şiirsel tarzdaki kuran tercümesi bu devre rastlar. Friedrich Rückert’in aruz veznini Almancaya taşıması bu devrin işidir. Şimdilerde bunu okuyup anlayacak ÖZ Alman! sayısı epey azdır. Oysa o zamanlarda Friedrich Rückert’in bu Kur’an Tercümesini okuyup da Müslüman olmayana rastlanmadığı söylenirdi. Yani o kadar sanat seviyesi yüksek bir Kur’an Tercümesi. Bu güzelim Almancanın adı şimdilerde Eski Almanca’dır. Bizde de Klasik Devrin güzelliğini ve zarafetini taşıyan, Klasik Türkçenin eski sayılması gibi. Şimdilerde hiçbir deha, bu semilinguallerini atmış, ÖZLEŞMİŞ, içi boşaltılmış bu Öz Almancayla hiç bir işi başaramaz. Zengin Almanca gitmiş yerine çirkin, kaknem ve berbat bir Almanca gelmiştir. Şimdilerde iki Alman aralarında konuşurken, bunları dış kapıdan dinleyen Almanca bilmeyen bir kişi, bunları münakaşa ediyor zanneder. Çünkü sesler gırtlağı zorlayan hırıltılara dönüşmüştür. ÖZ Almancadaki hecelerin sesleri böğürtüyle hırlama arasındaki çirkin sesleri andırır. Heceleri yumuşatan, kolay tecvit ve kırata vesile olan semi lingualler, yani yardımcı dillerin kolaylığı gitmiştir. Yardımcı lisanlar dediğimiz semi lingualler o dilden atıldıktan sonra telaffuzda işiniz çok zorlaşır. İşte böyle kedi köpek hırlaması gibi sabah akşam hırlar durursunuz. Bakiye, kalıntı ve artık Almanca, kendi kısır dünyasında, fasit dairesinde debelenmek durumundadır. Almancadan başka lisana vakıf olmayan mimarların ve otomobil tersimcilerinin çizdiği binalar veya otomobillerin, zevksiz, estetikten uzak ve kaba saba bir tersime sahip oluşu zevk ve yüksek lisan sahiplerinin dikkatinden kaçmaz. Almanların nasıl bu Öz Almanca tuzağına düştüğünün serencamı ve tasviri: Farzı misal bir hikâyeyle, hadiseyi tasvir edelim: 1806 yılında Germen birliği daha yeni kurulmuş, Germen oğlu Germen olma sevdasına tutuşmuş bir alay Alman sanki hazır kıta beklemektedir. Buraya adeta staja gelen İngiliz Casusları, birahane, meyhane, pub, bistro, (bierlokal, bierstube, osteria) dolaşıp yeni kurulan birlik mensuplarına, yani yeni yetme saf ve sazan Almanlara, amiyane tabirle gaz vermekte; egolarını, enelerini, şişirip benliklerini okşamaktadırlar. İngiliz Casusları tarafından yapılan iş, Alman’a Alman propagandasıdır. İngiliz Casuslarınca söylenenler, bugünkü terimlerle ifade edersek, gaza getiren teknolojinin sözleri şu minvaldedir. “Koçum, sen Hans oğlu Hans’sın. Bir Hans Dünyaya bedel, iki Hans Merkür’e, üç Hans Neptün’e, dört Hans Uranüs’e ve beş Hans Jüpiter’e bedel…” “-ki sen Hans oğlu Hans’sın...(yoksa bu gaz size tanıdık(!) mı geldi? Evet, yanılmadınız menşe şahadetnamesi aynıdır! Halis muhlis İngiliz Malıdır!.) Ne Sersem Latin, nede Budala Yunan senin eline su dökebilir. Onun için sen Öz be Öz Almansın” diye egolar okşanmış şiştikçe şişmiş ve kontrol edilemez hale gelmiştir. Bunun akabinde bu öz olmak düşkünlüğü aynen şöyle neşet ediyor. Madem özsün, niye öz lisan konuşmuyorsun; buradaki mantık basit, bunu kabullenen zekâda haliyle basit olmalı. Şimdi bana Almanların keskin zekâsından falan dem vurmayın. Şişmiş ene ve egolar en keskin zekâyı bile kör ettiğine tarih şahittir. Ene şişkinliğiyle kafası demlenmiş Almanlara şöyle deniyordu. Latince ve Koine Yunancası tarafından işgal edilmiş karışık bir Almanca konuşuyorsun EY BÜYÜK ALMAN, Almancandan at şu pis Yunaca Kelimeleri ve Adi Latinceleri diye telkinde bulunuluyordu. Sen karışık değilsin ki lisanın karışık olsun diye mütemadiyen galeyana getiriliyorlardı. 1800’lü yılların başında, stajyer İngiliz Casuslarının gazıyla enesi, egosu, benliği şişirilmiş saf ve sazan Almanların yaptığı şudur: Şu Latinceymiş atalım, bu Yunancaymış atalım diye diye 185o’li yıllarda Öz Almancalarına(!) kavuşuyorlar. Tam 200 sene sonra bize yapılan telkinde ne tesadüf(!) aynı, Ey Büyük Türk; dilini Arapçanın ve Farsçanın istilasından kurtar(!) Sen niye İngilizceyi semi linguallerinden kurtarmıyorsun İngiliz Dayı(!) (bir ara Padişahımızın biri İngiliz Kraliyet Ailesinden bir gelin almıştı da ahali arasında İngiliz’e bir müddet dayı denirdi, mesela benim dedem İngiliz Dayımız derdi)İngiliz Dayının cevabı belli; ben öz salak değilim ki Öz İngilizce konuşayım minvalindedir. Aklın yolu birdir. Bu tip sinsi taktikleri, ancak tuzak ve hile erbabı İngiliz İdaresi yapardı. Bir akil adam çıkıp da, bir lisandan ayıklanan semi-lingual lisanlar, (kelime ve mefhumlar) ayrıldığı lisanı fakirleştirir ve ötekileştirir demiyor. İşte saf ve sazan Almanlar bunun farkına varamamışlardır. İşte bu ahval ve şerait altında 1806’den 1856’ya kadar Almancadaki Latince ve Yunancalar ayıklanıp bu günkü, kaknem denen, iğrenç denen, kaba saba bulunan ve son yüzyıldır bir tane doğru dürüst şiire benzeyen bir şiir bile yazılamayan bir Almancaya kavuşuluyor(!) Tabii bu çalışmalar bu merhalede de kalamıyor. Bu öz olma hastalığı sadece lisan seviyesinde de kalamıyor, işi ırkçılığa, yani bir nevi hayvancılığa vardırıyorlar. Bu duruma Alman dehaları, Hegeller, Freud’lar, Emanuel Kant’lar adeta yırtınarak karşı çıkıyorlar. Ama bu çığlıklara aşırı milliyetçi taife kulak tıkayıp artık doğru düzgün bir şiir bile yazılamayacak kader kaknem bir Almancaya kavuşuyorlar. Almanlar artık, güzel bir şiirden ebediyen mahrumlardır Bundan sonraki merhale, bildiğiniz gibi ÖZ OLMA sırasıyla gidersek, Öz Lisandan sonra gelecek safha tabii olarak Öz Irk’dır. Yani 1852 den sonraki yarım yüzyılda artık hedef ÖZ ALMANDIR. Aşırı Milliyetçilik balonuna binmiş Almanlar Öz Almancayla uğraşırken Osmanlı tebaasında durum neydi bir de ona bakalım. Aynı tarihlerde İstanbul’a gelen Amerikalı gazeteci (İlber Ortaylı’nın kitabında seyyahın adı:Paul Newman) ve seyyah Pera’da bir Kahvehaneye oturmuş dördü de yaşlıca olan hanımefendilerle mülakat yapıyor. Sorduğu tek sual şu: “Hanımefendi Ermeni misiniz?” Birinci hanımefendi şu cevabı veriyor. “ne münasebet ben Katoliğim diyor” İkinci hanımefendinin verdiği cevap ise şu:” terbiyesizlik etme ben Gregoryenim diyor” Üçüncü hanımefendinin verdiği cevap ise şu: “kendine gel ben Ortodoks um diyor”. Dördüncü hanımefendi ise “saçmalamayın, ne Ermeni’si ben de ortodoksum diyor” Amerikalı gazeteci hayretle tekrar şunu soruyor. Peki, hanımlar niçin Ermeni’yim demiyorsunuz, bunda ne mahzur var diye tekrardan üsteleyince hepsinden aldığı ortak cevap şudur: Beyefendi, biz Osmanlı terbiyesi almış hanımlarız. Osmanlı Terbiyesinde, kimse Lazım, Kürdüm, Çerkez’im, Ermeni’yim, Yahudi’yim veya Türküm demez. Çünkü bunu demek çok kaba bir davranıştır. Sadece ana lisanı Ermenice olan bir insanım diyebiliriz. Çünkü âlâyı illiyine çıkıp insanlık derecesine kavuşan bir insan evladı, yani, Miraca çıkıp Allah’la muhatap olma şerefine de kavuşabilir. Bu şeref dururken kendimizi niye Ermeni hayvanı derekesine düşürelim ki? Sadece Ermeni’yiz deseydik, bir başkası da, aç ağzını dişlerini sayayım, birileri de toynaklarını da göster ki hangi cins hayvansın ve ahırın nerde bileyim diye bizimle dalga geçerdi diyor. İşte bu cevaplar karşısında Amerikalı seyyah-gazeteci donar kalır. O yıllarda Fransa’dan neşet eden Nasyonalizm Hastalığının pençesinde kavrulan cihana, pek ala panzehir olabilecek bir tercihi, bu Osmanlı Tebaası olan dört Ermeni Hanımefendi arz ediyor. Bu günlerde de çok ihtiyacımız olan “İNSAN OLMA ŞEREFİNİ” bir tarafa bırakıp, sadece milliyetler üzerinde bölücülük yapanlara duyurulur. Hepinizin bildiği gibi son ve üçüncü safha ise hayl Hitler ve affedersiniz itoğluitler(!) dönemidir. Buradaki itoğluitlerden asla kelbi (Arapçasıyla), sabakayı, (Rusaçası), dog (İngilizcesiyle söyleyeyim ki) o şirin, o sadık hayvanları kastetmiyorum; bana haklarını bu bapta halel etsinler, sadece teşbih manasında yazıyorum. İnsan kılığında gezdikleri halde, asla insanlık şerefine erişememiş, bir takım iki ayaklı mahlûkatları, yani esfelini safilindekileri kastediyorum. İnsanları fırına atana, hemcinslerini gaz odalarına gönderene, Gazze’de olduğu gibi masum çoluk çocuğun üzerine fosfor bombası atanlara başka ne denir? En hafifiyle, tabii ki Hayl Hitler ve itoğluitler denir. Aynı İngiliz Casusları 200 sene sonra bu sefer Osmanlı torunlarının mukayeseli tarihteki noksanlığından ve cehaletinden istifade ederek, aynı gazı bu sefer Öz Türkçenin inşasında kullandılar. EY BÜYÜK TÜRK, haydi, sen de Öz Türkçeyi inşa et. Senin lisanını Arapça ve Farsça işgal etmiştir. At şu pis Arapçaları ve kötü Farsçaları diyor. Çünkü sen, Öz be öz Türksün, madem Öz Türk’sün, o zaman Öz Türkçe konuşmalısın diyor. Aynı numarayı maalesef bir güzel yemiş bulunuyoruz. Bu kelimeleri attığında kapı komşularınla müştereklerin azalıyor, dostluk zayıflıyor, komşuluk kalmıyor ve sadece yabancılaşma husule geliyor ve tabiî ki akabinde yabanileşme de artıyor. Bunu düşünen yok maalesef. Yıllar evvel Londra’ya gittiğimde Hyde Park Speaker Corner’de bir İngiliz Entelektüeline şunu sormuştum: why don’t you speak kernel of English? (niye Öz İngilizce konuşmuyorsunuz?) o entellektüel de bana cevaben (because of I am not kernel of stupid…) Öz Salak değilim ki Öz İngilizce konuşayım gibi bir şey demişti. Bu söz benim kafamda Newton’un kafasına düşen elma tesiri yaptı. Anladım ki, hilebaz İngiliz idarecileri gibi düzenbazca konuşmuyor bu adam, doğruyu söylüyor. Okuduğum mukayeseli tarih kitapları beni hep haklı çıkardı. Mesela Arapça bir klasiği tercüme etmek istiyorsanız Arapçanın iki semi-lingualini de bilmeye mecbursunuz. Bu iki semi lingual lisan bildiğiniz gibi Yahudilerin konuştuğu İbranca ile bizim Mardin’deki Süryanilerimizin konuştuğu Aramca’dır. Süryaniler biz Hazreti İsa’nın orijinal lisanıyla Allaha Yakarıyoruz diye övünürler. Ne Aramca’sız bir Arapça, ne de İbrancasız bir Aramca mümkündür. Bunlar birbirinin ayrılmaz parçaları, yani orijinal tabiriyle söylersek birbirinin mütemmim cüzüdür. Arapça, Aramca ve İbranca birbirini tamamlayan üç Sami Lisanı’dır. Milletleri, kökünden, ananesinden, tarihinden, geleneğinden, örfünden kopar, dedesine nenesine yabancı ve düşman edebilmenin başlangıç noktası öz lisanda konuşma hastalığıdır. Bu hastalığın ileri safhalarında kendisi gibi öz olmaya fikrine iştirak etmemiş kişileri, çulu düşük, alt sınıftan, ayak takımı olarak hakir görür. Çünkü kendisi özdür ve öz olması hasebiyle de Dünyanın Merkezidir. Kendisine göre saf ve öz olmayanlara, kalitesiz, ikinci kalite, ayarı bozuk ve çapulcu muamelesi yapar. Tıpkı Hitler’in, Amerika’yı aynen böyle küçük görmesi gibi, mantık aynı mantıktır. Amiyane tabirle bu Emperyalist taktikler, geri kalmış ülkelerde bolca bulunan yersen yem sanayinin mamulüdür. Çünkü Sırbistan da Sırba Sırp propagandası yapsan sana kimse karışmaz, çünkü her ülkede eneler, egolar kaşınmayı ve okşanmayı beklemektedirler. En mütevazı bir insan bile, bu mütemadiyen okşanan eneler ve egolar karşısında pek dayanamaz ve eninde sonunda istemem ama yan cebime koy der. İngiliz İdaresi bunu kullanmayı çok iyi bilir. Semi lingual Lisanların bir kısım faideleri: Mesela Sahihi Buhari’yi hazırlayan âlim İsmail Buhari Hazretleri, Arapçanın her iki semi Lingualini de çok iyi bilirdi. Bunun için önüne sahih hadis diye getirilen her hadisi, yâda bir metni, bu filolojik süzgeçten geçirerek şu iki kelime İsrailiyattandır, ondan dolayı hâşâ Peygamber Efendimizden sadır olamaz der ve gerçekten sahih bir hadis derlemesini bu şekilde yapabilmiştir. Yani sahte hadisleri ayıklayan ana sistem filolojik elek sistemidir. Mesela bir Fransız Klasiğini tercüme edecekseniz, yâda bir İngiliz Klasik Edebiyatından bir eseri tercüme edecekseniz, sadece Fransızca veya sadece İngilizce bilmeniz yetmez. Bunların semi lingualleri olan Latince ve Eski Yunancayı da çok iyi bilmeniz gerekir. Yani semilinguallerini bilmediğiniz bir dilden klasik bir eseri hakkıyla, tadıyla tuzuyla tercüme edemezsiniz. Semi Lingualini yitirmiş lisanlardan zaten klasik eserler çıkamaz. Öz dil öz kısırlıktır. Öz dil her türlü edebi istihsale uzaktır, çünkü ucu başka pencerelere, başka zaviyelere açılamaz. Bundan dolayı geniş açıdan tetkik ve tahkik edemediği bir meselede uzun uzadıya bir mütehassıslık gerçekleşemez. Kültür fukaralığının bir neticesi olan Öz dil ile hiçbir icat kolay kolay yapılamaz. Öz dilin yan sanayi mamulü ise uydurukçadır. Uydurukçanın ise temel üç mahzuru şunlardır: 1-)Uydurukça tarihle ecdatla, atayla dedeyle irtibatın kopmasına sebep olur. Düşünebiliyor musunuz? Atatürkümüzün Orijinal Nutkunu tercümesiz, lügatsiz kaç kişi okuyup anlıya biliyor? Oysa 850 sene evvel yazılmış Magna Kartayı her lise mezunu İngiliz tercümesiz, sözlüksüz okur ve anlar. Veya bir risale-i Nur’u, şakirtleri haricinde lügatsiz kaç kişi okuyabiliyor? Oysa hepimizin lügat, kamus aramadan okuyabilmesi gerekirdi. Bize, iki olanak, üç de soyut gibi popodan uydurma kelime konuştuğunda kendisini ilerici, münevver veya muasır zannedenler bilsinler ki yanlış yoldadırlar. Farkında olmadan İngiliz Casuslarının ekmeğine yağ sürmektedirler. Seninle cephede mertçe çarpışacak takati, dermanı ve mecali kalmayan, yaşlı nüfuslu sinsi düşmanların, seni kendi lisanınla vuruyorlar, farkında mısınız? 2-)Uydurukça zekâyı harap eder. Her insan lisanının zenginliği ölçüsünde zekâsından istifade eder. Köksüz, illiyetsiz, rabıtasız, evveli ve ahiri olmayan kelimeler insan beynini ifsat eder. Düşünme mekaniğinin ahengini bu rabıtasızlık bozar. Çünkü beyinde oynaşan her kelime, onun irtibatlı olduğu diğer kelime ve mefhumlarla rabıta kuramadan bir neticeye varamaz. Mesela, cevap yerine yanıtı kullanan birinin zihninde, bu kelime havada kalan bir ampul gibi fasit daireler oluşur. Akabinde kafasına adeta virüs girmiş gibi olur. Yani, yanıtın bizde yakın evveli ve serencamı yoktur. Yanıt kelimesini kullanan birinin hayalinde, yanıltıyor muyum, üçkâğıt mı çekiyorum, fırıldaklık mı yapıyorum gibi pek çok mana uçuşur durur. Doğru ve sağlam bir rabıta tesis edemediğinden neticeye varamaz. Ahkeş’in Keçisi gibi anlamış numarası yapar ve başını sallar durur. Yeri gelmişken Ahkeş Hocanın bu hallerini de arz edeyim. Bize orta mektepteyken yazları Kuran Kursunda sarf okutan muallimlerimiz anlatmıştı bende oradan naklediyorum. Vaktiyle Ahkeş namında bir Arapça Muallimi varmış. Gayet asabi biri olduğunda, herhangi bir talebesi eğer bir sigaya doğru düzgün cevap veremez ise hemen uzunca olan sopayı talebenin kafasına ekleştirir, pekmezini döker, ancak hadiseyi kendi usulünce vuzuha kavuştururmuş. Gel zaman git zaman bu Ahkeş Hocanın hiç talebesi kalmamış. Ancak hoca ders vermeyi de çok seviyor. Ne yapsın? Dayaktan bıkan talebe kesimi dersi bırakınca kendisine muti olacağına inandığı bir keçiyi kendisine talebe yapmış. Her suali sorduğunda, yani fehime (anladın mı?) dediğinde keçinin sakalını çeke çeke başını sallamayı öğrettiğinden dolayı, Ahkeş’in Keçisi anlamak söz konusu olmadan başını sallayanların sembolü olmuştu. Bizim sarf dersimizde emsele veya bina okurken bir mevzuyu eğer anlamadıysan boşuna Ahkeş’in Keçisi gibi başını sallama derlerdi. Şimdilerde pek çok talebe uydurukça kelimenin manasının nereye gittiğini tam olarak kestiremediği halde anlamış numarası yapmak mecburiyetinde kalmışlardır. Eğer canım memleketimizde icat ve mucit sayısında noksanlık varsa bilin ki en temel sebebi uydurukça kelimelerin beyinlerimizi iğfal etmesi ve boş kasnak misali döndürmesi başa gelen sebeptir. Bilgisayarlardaki en basit virüs olan şu iki satırlık yazılıma göz atalım; 10 goto 20 20 goto 10; Yani önce 20. satıra git sonra da 10. satıra geri dön komutuyla bir fasit daire çizerek bilgisayarın tüm fonksiyonlarını ifsat edebilirsiniz. Bu virüs programını yazdığımızda bilgisayarın tüm tuşları donar ve size cevap veremez. Çünkü beyni fasit daireye düşerek boşa çalışmaya başlamıştır. Oysa cevabı kullanan adamın beyin kıvrımlarında, cevaben, cevaba binaen, cevaba müteallik, cevaba münhasıran, isticvap, el cevap ve cevap hakkı gibi en az bir düzineye yakın benzer manalı kelime ve mefhumlarla zekâsı fır döner. Fakirleşen lisanlar beraberinde fakir zekâları da getirir. 3-)Öz Lisan sizin Öz Faşist Olmanıza da sebep olur, çünkü “siz özsünüz, diğerleri cüruf” bundan kelli diğer insanları hor ve hakir görmeye başlarsınız. Hemen zihninizde ötekiler oluşur. Sizin gibi öz lisan konuşmayanlara tepeden bakmaya başlarsınız. Çünkü onlar size göre geridirler. Onlar sizin gibi ilerici(!), modern, çağdaş neyim olamamış cahil sürüsüdür. Bu hisleri ben Mülkiyede okurken çok derinden hissettim ve şahit de oldum. İki sözde profesörümüz yüzünden Sosyoloji İlminden feyiz alacağımıza, onun yerine sabah akşam Öz Türkçe olduğu iddia olunan kelimeleri ezberlemek mecburiyetindeydik. Bu iki hocamız imtihan kâğıdındaki Öz Türkçe kelime sayısına göre not verirdi çünkü. Bunu bizzat ben denedim. İlk imtihanda dersle, ders notlarıyla alakasız şeyleri döşedim gitti. Hostese “gök konuksal avrat, otobüse “çok oturgaçlı götürgeç”, maddi ve maneviye ye de “özdeksel ve tinsel” dedim ve 79 puanı kapmıştım. İmtihanda VE bağlacını kullanmak bile not kırma bahanesiydi. İkinci imtihana iyi çalıştım, her suale mükemmelen doğru cevaplar verdim ama bu sefer “Klasik Türkçenin Şahikasından neşet eden o güzelim ata yadigârı hoş kelimeleri kullandım. Serencam, isticvap, insiyak (sevki tabii), binaenaleyh, hususi, icabı asra intikal (modernleşme), şahniş (balkon) gibi kelimeleri kullandım. Derhal kırık notla cezalandırıldım. İmtihan akabinde ki ilk derste, hani hocam imtihan kâğıtlarında siz sadece malumata bakacaktınız, ilk imtihanda 10 puanlık bile kâğıdım da bilgi yok iken, beni 79 puan ile mükâfatlandırdınız. Oysa ikinci imtihandaki kâğıtta tamı tamına 100’lük malumat var iken beni 35 puan ile cezalandırdınız dedim. İki hık mık tan sonra cevap veremeyince bizim Mülkiyenin Yiğit Hanımefendileri, bu haksızlık karşısında beni yalnız bırakmadılar ve hocalarına ayakkabı fırlatarak anfiden kovdular. Fakat hoca müsveddesi o zat inadından vazgeçmedi. Öz Türkçe saçmalığına yıllarca beyhude hizmet etti. Eline sağlık(!) hocam, şimdi sen ve senin gibilerinin sayesinde 50 sene evvel yazılmış bir mektubu bile okuyamıyoruz. Eskiden Tanrı Misafiri vardı. Neymiş efendim misafir kelimesi Arapçaymış onun için konuk dememiz lazım imiş. Peki, Tanrı Konuğu Deyin bakalım aynı tadı bulabiliyor muyuz? Veya şeref misafirindeki tat şeref konuğunda var mı? Mevlana Celaleddin Rumi’nin meşhur sözü “Madde de bir Manada bir” lafzındaki mana yerine anlamı koyalım. “Maddede bir anlamda bir” aynı şey midir? Manayı atınca ilerici falan mı olduk? İmkân kelimesinden ne zarar gördük de olanağa geçtik. Bu uydurukça kelimeler “ihtiyaçtan” yâda “sahibinden” doğmuyor, yani ajan işi. Tamamen dev bir imparatorluğun mirasçısı olduğumuz unutulsun da aciz, korkak, pısırık, özgüveninin yitirmiş insanlar olmamız bu casusların tek gayesi. Bizim Öz Türkçecilerimiz de bu casusların ekmeklerine yağ sürdüklerini ne zaman tefrik edecekler? Faks makinesini biz icat etmedik. Adını da biz koyamayız. Belgegeçer demek icada da mucide de hürmetsizliktir. Mesela ayran her dilde ayran, yoğurt her dilde yoğurt. Hiçbir yabancı lisanda bunun yerine uyduruk bir kelime kullanılmamasını görmemiz lazım. Şimdi sadece bu iki kelime ile her dilde ortak paydamız olmuş olmuyor mu? Somut diye uydurulmuş bir kelime var. Benim zihnimde asla ve kata müşahhasın yerine geçemez. Çünkü müşahhas dediğiniz de ete kemiğe bürünmüş “şahsa benzeyen, şahıslaşan” bir varlık gözümün önüne gelir. Somut ne? Som et mi? Unutulmuş somun mu? Yanlış yazılmış bir somun mu? Gibi daha pek çok gereksiz hayal yorgunluğunu da beraberinde getirir. Hele soyut kelimesi tamamen tabansız ve soysuz soyha(!). Soyut kelimesinin hiçbir tarihi manası yok, mücerredin yerine bir kere bile geçememiş bir kuru ve yavan bir uydurukça. Ben çocukken hatırlıyorum, mücerret kalan ağabeylerimiz, ablalarımız vardı, yani hiç evlenmemiş, hayatını idealine adayan kişilerdi onlar. Şimdi soyutta böyle bir bekâr kalmış manası olabilir mi? Soyutta cer edilmiş manası var mı? Bence yok. Başka bir misal malumat furuşu bilen kaç kişi kaldı? Oysa bunun uydurukçası bile imal edilmedi. Tarihçi Ahmet Cevdet Paşamızın icadı olan “icabı asra intikal” mi zihninizde bir mana uyandırıyor yoksa modernleşme mi? Atamıza dedemize tu kaka ecnebinin kelimesi cici demek Osmanlı Torununa yakışır mı? Mesela, mütebahhir müverrih (Denizler dolusu tarih malumatı olan tarihçi demek ne kadar uzun ve yavan değil mi?), kibarı müderrisin (ordinaryüs profesör) veya en basitinden tek bir kelime olan şahniş (balkon) bile dediğinizde size Japonca konuşuyor gibi muamele yapılıyorsa milletin pür mealini varın siz düşünün. Her ülkede kelime dağarcığın ne kadar zengin ise o kadar takdir edilirse, biz de tam tersi ne bileyim ben demek en geçer akçedir. Öğrenme ameliyesi zaten artık lüzumsuzdur. Çünkü Bir Türk Dünyaya, iki Türk Merkür’e üç Türk Uranüs’e, Dört Türk Neptün’e, beş Türk Jüpiter’e diye gazı veriyoruz ya, artık öğrenmek ne lazım bize! Artık bizde cahillik matah bir şey haline gelmiştir. Uydurukça kelime kullanımı “ne ihtiyaçtan, ne de sahibindendir”, sadece galeyancı casusların ve düveli muazzama nın bizi eritme planıdır. Yukarıda anlattığımız gibi sizi önce Öz Türkçe bataklığı ve hastalığına çekerler, oradan mecburi istikamet Öz Türkçülüğe ve son durak olan öz faşistliğe. Allah muhafaza bir zaman sonra çocuklarımız hayl Hitler ve itoğlu itler derekesine düşebilir. Bu işin encamı hülasa olarak budur. alıntı |
|
|
|
|
FAZILBEY Kullanıcısına; Bu Mesajı için 3 üye Teşekkür etti: |
|
|
#2 | |
|
Admin Yardımcısı
Üyelik tarihi: 02 Ekim 2010
Mesajlar: 1.462
|
Alıntı:
Herkesin okuması gereken bir yazı, hakikaten çok güzel izah edilmiş Teşekkür ederiz eklediğiniz için
__________________
Bakmayı bilmeyen göz görmeyi neylesin. Hissetmeyen yürek ruhu neylesin. Aklını sükut ettirmiş beyin düşünmeyi neylesin Yaradanını tanımayan kul insanlığını varsın terk etsin. Sükut .... Susmak ; Mânâ EksikLiğinden DeğiL, BeLki Mânâ'nın DerinLiğindendir ..! Hz. Mevlana |
|
|
|
|
|
سكوت Kullanıcısına; Bu Mesajı için Teşekkür Eden Üyeler: |
hilaltv1970 (29 Aralık 2011) |
|
|
#3 |
|
Admin Yardımcısı
Üyelik tarihi: 17 Ekim 2010
Mesajlar: 1.542
|
haçlı seferlerinden bu yana osmanlıyı ve günümüz Türkiyesini bölmek üzere çalışanlar her daim şu üç şey üzerinde durmuşlardır
1- milliyetçilik (kürt- türk, laz- çerkez gibi) 2- mezhepçilik, cemaatleşme (alevi- sünni, şii, süleymancı, fetullahcı, okuyucu, yazıcı gibi) 3- cinsellik, şehvet (kadınları tesettürden çıkarıp uryan vaziyetinde sokağa salıverdiler, güya çağ atlayıp modern olmuşlar) ne mutlu müslümanım diyene!!!
__________________
Bugün "HÜKÜM" giydim yalnızlığa..
Acıların "HÜCRESİNE'' kapattılar beni.. Ve bir tek "SENSİZLİK'' geliyor ziyaretime... ![]() |
|
|
|
|
mahgum Kullanıcısına; Bu Mesajı için Teşekkür Eden Üyeler: |
FAZILBEY (11 Ocak 2012) |
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| İngilizce Eğitim Seti Progamı Türkçe | GüLe SevdaLı | İngilizce | 3 | 26 Nisan 2011 00:16 |
| Türkçe üzerine... | GüLe SevdaLı | Serbest Kürsü | 1 | 01 Mart 2009 18:56 |
| Risale iNur Telif Tarihçesi | çınar | Bediüzzaman Said'i Nursi | 0 | 25 Ağustos 2008 10:15 |
| Türkçe Olimpiyatları | eyvAllah... | Dünyadan Haberler | 0 | 03 Haziran 2008 13:11 |