
|
|||||||
| Kayıt ol | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
Kardeş
Üyelik tarihi: 07 Şubat 2008
Mesajlar: 176
|
Te’lif tarihçesi
1899 Kızıl İcaz Arapça 1908-1909 Reçetet-ül Avam Arapça 1912 1909 Divan-ı Harbi Örfi 1911 1911 Reçetet-ül Ulema veya Saykal-ül İslam Arapça 1912 1911 Hutbe-i Şamiye 1911 1911 Münazarat 1911 1911 Muhakemat Türkçe 1911 1911 Teşhis-ül illet Arapça 1912 1911 Deva's ül Ye's 1911 1911 Nutuk-1 1912 1914-1916 İşarat-ül İcaz 1918 1919 Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı 1919 1919 Nokta Türkçe 1919 1920 Hakikat Çekirdekleri-1 Türkçe 1920 1920 Sünuhat Türkçe 1920 1921 Hakikat Çekirdekleri-2 Türkçe 1921 1921 Lemaat Türkçe 1921 1921 Şuaat Türkçe 1921 1921 Rumuz Türkçe 1921 1921 Tulûât Türkçe 1921 Muhakemat Türkçe 1921 1922 Katre Arapça 1922 1922 Zeyl-ül- Katre Arapça 1922 1922 Habbe Arapça 1922 1922 Zeyl-ül Habbe Arapça 1922 1922 Zerre Arapça 1922 1922 Şemme Arapça 1922 1922 Zeyl Arapça 1922 1923 Zehre Arapça 1923 1923 Zehrenin zeyli Arapça 1923 1923 Habab Arapça 1923 1923 Zeyl-ül Habab Arapça 1923 1922 Hutuvat-ı Sitte Türkçe ve Arapça 1922 1926-1930 SÖZLER 1926 Birinci söz Türkçe 1926 İkinci Söz Türkçe 1926 Üçüncü Söz Türkçe 1926 Dördüncü Söz Türkçe 1926 Beşinci Söz Türkçe 1926 Altıncı Söz Türkçe 1926 Yedinci Söz Türkçe 1926 Sekizinci Söz Türkçe 1926 Dokuzuncu Söz Türkçe 1926 Onuncu Söz Türkçe Onbirinci Söz Türkçe Onikinci Söz Türkçe Onüçüncü Söz Türkçe Ondördüncü Söz Türkçe 1933 Ondördüncü Söz'ün Zeyli Türkçe Onbeşinci Söz Türkçe Onaltıncı Söz Türkçe Onyedinci Söz Türkçe 1927 Onsekizinci Söz Türkçe Ondokuzuncu Söz Türkçe 1926 Yirminci Söz Türkçe 1926 Yirmibirinci Söz Türkçe 1926 Yirmiikinci Söz Türkçe 1929 Yirmiüçüncü Söz Türkçe Yirmidördüncü Söz Türkçe 1927 Yirmibeşinci Söz Türkçe Yirmialtıncı Söz Türkçe 1929 Yirmiyedinci Söz ve Zeyli Türkçe Yirmisekizinci Söz Türkçe 1928-30 Yirmidokuzuncu Söz Türkçe 1928-30 Otuzuncu Söz Türkçe 1928-30 Otuzbirinci Söz Türkçe 1928-30 Otuzikinci Söz Türkçe 1928-30 Otuzüçüncü Söz Türkçe 1929-1934 MEKTUBAT 1929 Birinci Mektup Türkçe 1930 İkinci Mektup Türkçe 1930 Üçüncü Mektup Türkçe 1930-31 Dördüncü Mektup Türkçe 1930-31 Beşinci Mektup Türkçe 1930-31 Altıncı Mektup Türkçe Yedinci Mektup Türkçe Sekizinci Mektup Türkçe 1930 Dokuzuncu Mektup Türkçe Onunucu Mektup Türkçe Onbirinci Mektup Türkçe Onikinci Mektup Türkçe 1929 Onüçüncü Mektup Türkçe Telif edilmedi Ondördüncü Mektup Onbeşinci Mektup Türkçe 1930-31 Onaltıncı Mektup Türkçe 1931 Onaltıncı Mektup'un Zeyli Türkçe 1930 Onyedinci Mektup Türkçe Onsekizinci Mektup Türkçe 1929 Ondokuzuncu Mektup Türkçe 1928 Yirminci Mektup Türkçe Yirmibirinci Mektup Türkçe Yirmiikinci Mektup Türkçe 1933 Yirmiüçüncü Mektup Türkçe 1928 Yirmidördüncü Mektup Türkçe Telif edilmedi Yirmibeşinci Mektup 1932 Yirmialtıncı Mektup Türkçe 1931 Yirmialtıncı Mektup'un İkinci Kısmı Türkçe 1929-1960 Yirmiyedinci Mektup (Bütün lahika mektupları) Türkçe 1931 Yirmisekizinci Mektup (Birinci parçası) Türkçe 1933 Yirmisekizinci Mektup (İkinci parçası) Türkçe 1934 Yirmidokuzuncu Mektup (Birinci Kısım) Türkçe 1914-16 Otuzuncu Mektup (İşarat-ül İcaz) Türkçe Otuzbirinci Mektup Türkçe 1921 Otuzikinci Mektup (Lemaat) Türkçe 1929 Otuzüçüncü Mektup Türkçe 1932-1936 LEMALAR 1932 Birinci Lem'a Türkçe 1932 İkinci Lem'a Türkçe 1932 Üçüncü Lem'a Türkçe 1932 Dördüncü Lem'a Türkçe Telif edilmedi Beşinci Lem'a Telif edilmedi Altıncı Lem'a 1932 Yedinci Lem'a Türkçe 1933 Sekizinci Lem'a Türkçe 1932 Dokuzuncu Lem'a Türkçe 1934 Onuncu Lem'a Türkçe 1933 Onbirinci Lem'a Türkçe 1934 Onikinci Lem'a Türkçe Onüçüncü Lem'a Türkçe 1934 Ondördüncü Lem'a Türkçe Onbeşinci Lem'a Türkçe 1934 Onaltıncı Lem'a Türkçe 1933 Onyedinci Lem'a Türkçe 1934 Onsekizinci Lem'a Türkçe 1935 Ondokuzuncu Lem'a Türkçe 1934 Yirminci Lem'a Türkçe 1934 Yirimibirinci Lem'a Türkçe Yirmiikinci Lem'a Türkçe Yirmiüçüncü Lem'a Türkçe 1934 Yirmidördüncü Lem'a Türkçe 1934 Yirmibeşinci Lem'a Türkçe 1934 Yirmialtıncı Lem'a Türkçe 1935-36 Yirmiyedinci Lem'a Türkçe 1935 Yirmisekizinci Lem'a Türkçe 1935 Yirmidokuzuncu Lem'a Türkçe 1935-36 Otuzuncu Lem'a Türkçe Otuzbirinci Lem'a Türkçe Otuzikinci Lem'a Türkçe 1921-23 Otuzüçüncü Lem'a (Mesnevi-i Arabi) Türkçe 1936-1949 ŞUALAR 1936 Birinci Şua Türkçe 1936 İkinci Şua Türkçe 1937 Üçüncü Şua Türkçe 1938 Dördüncü Şua Türkçe 1938 Beşinci Şua Türkçe Altıncı Şua Türkçe 1938 Yedinci Şua (Ayetü’l Kübra) Türkçe 1942 Sekizinci Şua Türkçe Dokuzuncu Şua Türkçe 1940 Onuncu Şua Türkçe 1943-1944 Onbirinci Şua Türkçe 1944 Onikinci Şua (Meyve Risalesi) Türkçe 1943-1944 Onüçüncü Şua Türkçe 1948-49 Ondördüncü Şua Türkçe 1949 Onbeşinci Şua Türkçe BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ KİMDİR? Bediüzzaman kelimesi zamanın bedii olan, zama¬nında ben¬zeri olmayan, zamanının garib ve acibi olan mânalarına gelir. Fevkalâde meziyetlere sahib ol¬duğun¬dan dolayı mu¬asırları olan âlimler, Said Nursî Hazretlerine Bediüzzaman lakabını vermişler¬dir. Bediüzzaman lakabının mefhumu kendi ifadesiyle şöyle¬dir: «Sual: Sen imzanı bazen “Bediüzzaman” yazıyor¬sun. Lâkap medhi imâ eder. Cevap: Medih için değildir. Kusurlarımı, sened-i özrümü, mazeretimi bu ünvan ile ibraz ediyorum. Zira bedi, garip demektir. Benim ahlâkım, sure¬tim gibi ve üslûb-u beyanım, elbisem gibi ga¬riptir, muhaliftir. Görenekle revaçta olan muhakemat ve esalibi, benim üslûp ve muhakematımla mikyas ve mihenk itibar yapma¬mayı bu ünvanın lisan-ı haliyle rica ediyorum. Hem de muradım, “bedî,” acip demektir. masadak oldum. Bir misali budur: Bir senedir İs¬tanbul’a gel¬dim, yüz senenin inkılâbatını gör¬düm. » (Hutbe-i Şamiye sh: 101) Bu kısım, Bediüzzaman Hazretlerinin kendi Tarihçe-i Hayatından alınan kısa parçalardan derlen¬miş olup, ço¬cukluk ve tahsil hayatı devresi alınmamıştır. Uzun olma¬ması için tafsilata girilmemiştir. Tafsilatı merak edenle¬rin, mezkûr Tarihçe-i Hayatını mütalaa etmeleri gerekiyor. Hayat safhalarındaki tarihleri merak edenler, bu ki¬ta¬bın so¬nundaki krono¬lojik tarih listesine bakabilirler. Şimdi Tarihçe-i Hayat eserinden alınan parçalarla ic¬malen ve anahatlarıyla Bediüzzaman Hazretlerinin hayat safhalarına geçiyoruz: «Üstadın hayatı, küllî hizmeti noktasından top¬luca iki büyük safha arzetmektedir: Birincisi: Doğuşundan itibaren tahsil hayatı, Van’daki ika¬meti, İstanbul’a gelişi, siyasî hayatı, seya¬hat¬leri, harb-i umumîye iştiraki, Rusya’daki esareti, İstanbul’da Dar-ül Hikmet-il İslâmiye azalığında bulu¬nuşu, Kuva-yı Milliyede İstanbul’daki hizmeti, Ankara’ya gele¬rek ilk Meclis-i Mebusandaki faaliyetleri ve kısa bir müd¬det sonra Van’a çekilip inzivayı ihtiyar etmesi gibi herbiri ayrı bir hayat sahnesi olan Üstadın hayatının bu birinci safhası iman ve Kur’an hizmeti iti¬barıyla ikinci safha ha¬yatının mukaddemesi hükmün¬dedir. İkinci büyük hizme¬tine hazırlıktır. Ömrünün el¬linci senesine kadardır. İkincisi: Van’da inzivada iken Garb’a nefyedilip Isparta’nın Barla Nahiyesinde ikamete memur edildiği zamandan başlar ki Risale-i Nur’un zuhuru ve intişarı¬dır. Azamî ihlas, azamî fe¬dakârlık, azamî sadakat, me¬tanet ve dikkat ve iktisad içinde Risale-i Nur’la giriştiği hizmet-i imaniye ve ma¬nevî cihad-ı diniyedir. Hayatının bu ikinci safhası: Harb-i Umumî netice¬sinde İmparatorluğumuzun inkıraz bulmasıyla insan¬lık âleminde me¬deniyet-i beşeriyeyi mahveden ve se¬mavî dinlerle mücadeleyi esas ittihaz edinen komü¬nizm reji¬mi¬nin insaniyetin yarısını istila ede¬rek dün¬yayı dehşete sal¬dığı ve memleketimizi tehdide yelten¬diği ve manevî tah¬ribatının tehlikesine maruz kaldı¬ğımız bir devreye rast¬lar. Bu devre, bin senedir Kur’ana bayraktarlık yapmış, İslâmiyet’e asırlarca hizmet etmiş kahraman bir millet için dikkatle incelen¬mesi lâzım ge¬len bir devre¬dir.» (Tarihçe-i Hayat sh: 27) «Molla Said, Şarkın büyük ülemâ ve meşayihin¬den olan Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman-ı Tagî, Şeyh Fehim ve Şeyh Mehmed Küfrevî gibi zevat-ı âliye¬nin herbiri¬sinden ilm ü irfan hususunda ayrı ayrı ders¬lere nail olduğundan, onları fevkalâde severdi. Ülemadan Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullah ve Şeyh Fethullah Efendilere de ziyade muhabbeti vardı. Van’da maruf ülema bulunmadığından, Hasan Paşa’nın da¬veti üzerine Molla Said, Van’a gitti. Van’da on¬beş sene kalarak, aşâirin irşadı için aralarında seya¬hatla tedris ve tederrüs vazife¬siyle hayat geçirdi. Van’da bulun¬duğu müddet, vali ve memurîn ile ihtilat ederek, bu asırda yalnız eski tarzdaki İlm-i Kelâm’ın İslâm dini hakkın¬daki şek ve şüphelerin red¬dine kâfi ol¬madığına kanaat hasıl etmiş ve fü¬nunun tahsiline lüzum görmüştür... Bu kanaatı hasıl ettiği o zamanda, ulûm-u müs¬bete denilen bütün fenleri tetebbua başlayarak pek kısa bir zamanda Tarih, Coğrafya, Riyaziyat, Jeoloji, Fizik, Kimya, Astronomi, Felsefe gibi ilimlerin esasla¬rını elde etmiştir.» (Tarihçe-i Hayat sh: 46) «Molla Said Van’da bulunduğu zamanlarda bazı hu¬suslarda o havalinin ülemasına muhalif bulunu¬yordu... Kat’iyyen hiç kimseden hediye olarak para alma¬mak ve maaş bile kabul etmemek.. daima mücerred kalmak ve dünyada birşeyle alâka peyda etmemek... Bunun içindir ki: “Bütün malımı bir elimle kaldı¬rıp götürebilmeliyim” demiştir. Bu halin sebebi so¬ru¬lunca: “Bir zaman gelecek herkes benim halime gıbta edecek¬tir. Saniyen mal ve ser¬vet bana lezzet vermiyor, dünyaya ancak bir misafirhane nazarıyla bakıyorum.” derdi.» (Tarihçe-i Hayat sh: 47-48) «Bediüzzaman, Van’daki ikameti esnasında Âlem-i İslâm’ın vaziyetini bir derece öğrenmiş bulunu¬yordu. Bir gün Tahir Paşa bir gazetede şu müdhiş haberi ona gös¬termişti. Haber şu idi: İngiliz Meclis-i Meb’usanında Müstemlekât Nâzırı, elinde Kur’an-ı Kerim’i göstererek söylediği bir nutukta: Bu Kur’an, İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalı¬yız, bu Kur’an’ı on¬la¬rın elinden kaldırmalıyız yahut Müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız, diye hitabede bulunmuş. İşte bu müdhiş haber, onda tarifin fevkinde bir te¬sir uyan¬dırmıştı. İstidadı şimşek gibi alevli, duyguları ve bü¬tün letaifi uyanık ve ilim, irfan, ihlâs, cesaret ve şe¬caat gibi hârika inayet ve seciyelere mazhar olan Bediüzzaman’ın bu havadis üzerine: “Kur’an’ın sön¬mez ve söndürülmez manevî bir güneş hük¬münde olduğunu, ben dünyaya is¬bat edeceğim ve gös¬tereceğim!” diye kuvvetli bir niyet ruhunda uyanır ve bu sâikle çalışır.» (Tarihçe-i Hayat sh: 51) «Bediüzzaman, Şarkî Anadolu’da “Medresetüzzehra” na¬mında bir dâr-ül fünun aç¬mak, ya Van’da veyahut da Diyarbakır’da dâr-ül fü¬nun derece¬sinde bir medrese te’si¬sine çalışmak için İstanbul’a geldi.» (Tarihçe-i Hayat sh: 54) «İstanbul’daki ikametgâhının kapısında şöyle bir levha asılı idi: “Burada her müşkül halledilir, her suale cevap veri¬lir; fakat sual sorulmaz.” HAŞİYE İstanbul’da grup grup gelen ulemanın suallerini cevaplan¬dırıyordu. Genç yaşında böyle bilâ istisna bütün suallere cevap vermesi ve gayet mukni ve beliğ ifade ve harika hal ve tavırlarıyla, ehl-i ilmi hayranlıkla takdire sevk ediyordu. Ve “Bediüzza¬man” ünvanına bihakkın lâyık görüyorlar ve bu fevkalâde zatı, bir “nâdire-i hilkat” olarak tavsif ediyorlardı. Hattâ bu zamanlarda Mısır Câmiü’l-Ezher Üni¬versitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahît Efendi İstanbul’a bir seya¬hat için geldiğinde, Kürdistan’¬ın sarp, yalçın kayaları arasından gelerek İstan¬bul’da bulunan Bediüzzaman Said Nursî’yi ilzam edemeyen İstanbul uleması, Şeyh Bahît’ten bu genç hocanın ilzam edilmesini isterler. Şeyh Ba¬hîd de bu teklifi kabul ederek bir müna¬zara ze¬mini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya Camiin¬den çıkıp çayhaneye oturulduğunda bunu fırsat telâkki eden Şeyh Bahît Efendi, yanında ulema hazır bulunduğu halde Bediüzzaman’a hi¬taben, yani, “Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyor¬sunuz, fikri¬niz ne¬dir?” der. Şeyh Bahît Efendinin bu sualden maksadı, Be¬diüzzaman’ın şek olmayan bir bahr-ı umman gibi ilmini ve ateşpâre-i zekâsını tecrübe etmek değil, belki, zaman-ı istikbale ait şiddet-i ihatasını ve idare-i âlemdeki siyasetini anlamak idi. Buna karşı Bediüzzaman’ın verdiği cevap şu oldu: Yani, “Avrupa bir İslâm devletine hâmiledir, gü¬nün birinde onu doğuracak. Osmanlılar da Av¬rupa ile hâmi¬ledir; o da onu doğuracak.” Bu cevaba karşı Şeyh Bahît Hazretleri, “Bu gençle münazara edilmez. Ben de aynı ka¬naatteyim. Fakat bu kadar veciz ve beliğâne bir tarzda ifade etmek, an¬cak Bediüzzaman’a has¬tır” * demiştir.” (Tarihçe-i Hayat sh: 52-54) «Japon Başkumandanı bir heyetle birlikte İstanbul’a gelmiş. İslâm Dinini tedkik etmiş olan bu kumandan, zih¬nindeki bazı istifhamları gidermek ama¬cıyla, İslâm Hilafetinin payitahtı olan İstanbul’un bü¬yük ülemasından çeşitli sualler sormuştu. O sıra Bediüzzaman Said-i Kürdî Hazretlerinin sît ü şöhreti de âfâkı kapladığı günler idi. İstanbul üleması, altından kalkamadık¬ları çetin ve mu’dil sualleri gelip Bediüzzaman’a sorarlar. Ona so¬rulan bu sual¬lerin ekse¬risi müteşabih olan bazı hadîs-i şeriflerin hakikat¬lerine dairdir. Bu hâdiseyi Bediüzzaman bilâhare Denizli ve Afyon Mahkeme Müdafaatında bir münasebetle şöyle an¬latır: Hürriyet’ten bir sene evvel İstanbul’a geldim. O za¬man Japonya’nın başkumandanı, İslâm ülema¬sından dinî bazı sualler sormuştu. Onları İstanbul hoca¬ları benden sordular. Hem çok şeyleri o münasebetle sual ettiler. Ezcümle, bir hadîste: “Âhirzamanda dehşetli bir şahıs sa¬bah kalkar, alnında “Hâzâ kâfirun” yazılmış bulunur” diye hadîs var deyip benden sordu¬lar. Dedim: “Bir acib şahıs, bu milletin ba¬şına geçer ve sabah kalkar başına şapka giyer ve giydi¬rir.” Bu cevab¬dan sonra bunu sordu¬lar: “Acaba o zaman onu giyen kâ¬fir olmaz mı?” Dedim: “Şapka başa gele¬cek, secdeye gitme diyecek. Fakat baştaki iman o şapkayı da secdeye getirecek, inşâallah müslüman edecek.” Sonra dediler: “Aynı şahıs bir su içecek, onun eli delinecek ve bu hâdise ile Süfyan olduğu bili¬necek?” Ben de cevaben dedim: “Bir darb-ı mesel var: Çok israflı adama “eli deliktir” denilir. Yani elinde mal durmuyor, akıyor, zayi’ oluyor, deniliyor. İşte o dehşetli adam bir su olan rakıya mübtela olup, onun ile hasta olacak ve kendisi hadsiz israfata girecek, başkalarını da alıştıracak.” Sonra birisi sordu ki: “O öldüğü zaman İstanbul’da Dikili Taş’ta şeytan dünyaya bağıra¬cak ki fi¬lan öldü.” O vakit ben dedim: “Telgrafla ha¬ber verile¬cek.” Fakat bir zaman sonra radyo çıkmış işit¬tim. Eski cevabım tam değilmiş bildim. Sekiz sene sonra Dar-ül Hikmet’te iken dedim: “Şeytan gibi radyo ile dünyaya işittirecek.” Sonra Sedd-i Zülkarneyn ve Ye’cüc ve Me’cüc ve dabbet-ül arz ve Deccal ve nüzûl-ü İsa (A.S.) hakkında sualler sormuş¬lardı. Ben de cevab vermiştim. Hattâ eski risalelerimde onlar kıs¬men ya¬zılmışlar. (Şualar sh: 358) «Bediüzzaman Hazretleri bu acib tevillerle mana¬lan¬dırdığı ve istikbale rasihane nüfuz eden cevabları, o za¬man Japon Başkumandanına verilir. Başkumandan bunun üzerine Bediüzzaman’ı görmeyi ve onunla görüşmeyi arzu eder ve gö¬rüşürler.» (B.S.N. Mufassal Tarihçe-i Hayatı sh: 186) «Hürriyetten sonra mücahid arkadaşlarıyla bera¬ber İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) Cemiyeti’ni kurmuşlar, cemiyet pek kısa bir zamanda inkişafa baş¬lamış, hattâ Bediüzzaman’ın bir makalesiyle Adapazarı ve İzmit ha¬valisinde elli bin kişi cemiyete dâhil olmuştu. Hürriyeti sû’-i tefsir etmemek ve meşrutiyeti meş¬rutiyet-i meşrua olarak kabul etmek lâzım geldiğini ileri sürerek bu hu¬susta dinî gazetelerde makaleler neş¬rediyor ve hitabelerde bulunu¬yordu. Bu makale ve hi¬tabeleri, em¬salsiz denecek kadar beliğ ve mukni’ idi. Ehl-i ilim ve ehl-i siyaset, Said Nursî’nin bu yazıların¬dan ve dersle¬rinden çok istifade etmişlerdir. O zaman¬daki intibah-ı millîyi, Anadolu ve Asya’nın saadet-i dünyeviyesinin fecr-i sâdıkı olarak müjde veriyor, fakat elden kaçma¬ması için evamir-i şer’i¬yeyi çabuk imtisal etmenin za¬rurî olduğunu ileri sürü¬yordu. “Eğer meş¬rutiyeti hürriyet-i şer’iye ile kabul et¬mezsek ve öyle tat¬bik edilmezse, elimizden kaçacak, müstebid bir idareye yerini terkedecek” diye ih¬tar edi¬yordu.» (Tarihçe-i Hayat sh: 54) «Nihayet menhus Otuzbir Mart hâdisesi meydana gelir. Şeriat isteyen ve o hâdisede ismi karışan onbeş ka¬dar hoca idam edilir. Bediüzzaman, onlar mahkeme bina¬sının bahçesinde asılı durdukları ve kendisi de pen¬cereden onları gördüğü bir halde mu¬hakeme olu¬nur. Mahkeme reisi Hurşid Paşa sorar: “Sen de şeriat is¬te¬mişsin?..” Bediüzzaman cevap verir: “Şeriatın bir haki¬ka¬tına, bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira şeriat, sebeb-i sa¬adet ve adalet-i mahz ve fazi¬lettir. Fakat, ihtilalcilerin is¬teyişi gibi de¬ğil!” Bediüzzaman’ın divan-ı harbdeki bu kahramanca müdafaası, o zaman iki defa tab’edilip neşredilmiştir. O dehşetli mahkemeden idamını beklerken beraet etmiş ve mahkemeye teşekkür etmeyerek, yolda Bayezid’den tâ Sultanahmet’e kadar arkasında kalabalık bir halk kit¬lesi mevcut olduğu halde: “Zâlimler için yaşasın Cehennem! Zâlimler için yaşasın Cehennem!” ni¬dalarıyla ilerlemiş¬tir.» (Tarihçe-i Hayat sh: 60) Bediüzzaman’ın bu mahkemedeki uzun müdafa¬asından iki parça: «Eğer medeniyet, böyle haysiyet kırıcı tecavüzlere ve nifak ve¬rici iftiralara ve insafsızcasına intikam fi¬kir¬le¬rine ve şeytancasına mugalatalara ve diyanette lâ¬üba¬lice¬sine hareketlere müsaid bir zemin ise, herkes şa¬hid olsun ki o “saadet-saray-ı medeniyet” tes¬miye olunan böyle mahall-i ağraza bedel Vilâyat-ı Şarkiyenin hür¬ri¬yet-i mut¬lakanın meydanı olan yüksek dağlarındaki be¬deviyet ve vahşet çadırlarını tercih ediyorum. Zira bu mimsiz me¬deni¬yette görmediğim hürriyet-i fi¬kir ve serbesti-i ke¬lâm ve hüsn-ü niyet ve selamet-i kalb, Şarkî Anadolu’nun dağla¬rında tam mânasıyla hükümfermâ¬dır...» (Tarihçe-i Hayat sh: 77) «Bu hükûmet, zaman-ı istibdadda akla husumet edi¬yordu şimdi de hayata adavet ediyor... Eğer hükûmet böyle olursa, yaşasın cünun!.. Yaşasın mevt!.. Zâlimler için de yaşasın Cehennem!.. Ben zaten bir zemin istiyor¬dum ki, efkârımı onda beyan edeyim. Şimdi bu Divan-ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu.» (Tarihçe-i Hayat sh: 61) (Tafsilat için aynı kaynak kitaba bakınız) «Bundan sonra İstanbul’da fazla kalmaz, Van’a git¬mek üzere İstanbul’dan ayrılır.» (Tarihçe-i Hayat sh: 78) «Van’a muvasalat ettikten sonra, aşâiri (aşiretleri) dolaşarak içtimaî, medenî, ilmî derslerle onları irşada ça¬lışmıştır. Bu hu¬susta, sual-cevab halinde, “Münâzarat” isimli bir kitab neşret¬miştir.» (Tarihçe-i Hayat sh: 79) «Sonra Van’dan Şam’a gider. Şam ülemâsının ilhahı ve ısrarı üzerine, Câmi-ül Emevî’de on bine yakın ve içeri¬sinde yüz ehl-i ilim bulunan azîm bir cemaata karşı bir hutbe irad eder. Bu hutbe fevkalâde takdir ve tahsin ile kabule mazhar olur. Bilâhare buradaki hutbesi, “Hutbe-i Şâmiye” na¬mıyla tabedilmiştir.» (Tarihçe-i Hayat sh: 88) «Şam’da fazla kalmadı. Şarkî Anadolu’da Medreset-üz Zehra namıyla vücuda getirmek istediği dâ¬rülfünunun küşadı için ça¬lışmak üzere İstanbul’a geldi. Sultan Reşad’ın Rumeli’ye seyahatı münasebe¬tiyle, Vilâyât-ı Şarkiye na¬mına refakat etti.» (Tarihçe-i Hayat sh: 101) «O vakit Kosova’da, büyük bir İslâm dârülfü¬nununun tesisine teşebbüs edilmişti. Orada hem İttihadçılara, hem Sultan Reşad’a der ki: “Şark, böyle bir dârülfünuna daha ziyade muhtaç ve Âlem-i İslâm’ın merkezi hükmündedir.” Bunun üzerine şarkta bir dârül¬fünun açılacağını va’dederler. Bilâhare Balkan Harbi çık¬masıyla o medrese yeri, yâni Kosova istila edilir. Bunun üzerine müracaatla Kosova’daki dâ¬rülfünun için tahsis edi¬len on¬dokuz bin altın liranın şark dârülfünunu için veril¬mesini taleb eder, bu talebi kabul edilir. Bediüzzaman tekrar Van’a hareket eder. Van Gölü kena¬rındaki Artemit’te (Edremit) o dârül¬fünunun temeli atı¬lır. Fakat ne çare ki Harb-i Umumî’nin zuhuruyla, te¬şebbüs geri kalır. Zaten o kış Molla Said talebelerine: “Hazır olunuz, büyük bir mu¬sibet ve felaket bize yaklaşı¬yor” diye haber vermişti.» (Tarihçe-i Hayat sh: 105) Said Nursi Hazretleri, Birinci Cihan Harbinde gönüllü alay kumandanı ola¬rak bü¬yük fedakârlık¬lar göstermiştir. «Bediüzzaman, Kafkas cephesinde Enver Paşa ve fırka ku¬mandanının hayranlıkla takdir ettikleri hiz¬met-i cihadiyeyi yaptık¬tan sonra, Rus kuvvetlerinin iler¬lemesin¬den dolayı Van’a çekildi. Van’ın tahliyesi ve Rusların hü¬cumu sırasında, bir kısım talebe¬le¬riyle Van kal’asında şe¬hid oluncaya kadar müdafaaya kat’î ka¬rar verdikleri halde, geri çekilen Van Valisi Cevdet Bey’in ısra¬rıyla, Vastan kasabasına çekildi. Vali, kaymakam, ahali ve asker Bitlis tarafına çekilirken, bir alay Kazak süvarisi Vastan üzerine hücum etmişti. Molla Said, Van’dan kaçan ahalinin mal ve çoluk-çocukla¬rının düşman eline geçmemesi için otuz-kırk kadar kaça¬ma¬mış asker ve bir kısım telebele¬riyle o Kazaklara karşı koymuş ve hepsi¬nin kurtulmasını sağlamıştır. Hattâ hü¬cum eden Kazaklara deh¬şet vermek için, geceleyin onla¬rın üstündeki yüksek bir tepeye hü¬cum tarzında çıkıyor güya büyük bir imdat kuvveti gelmiş zan¬netti¬rerek, Kazakları oyalayıp ilerletmiyordu. Böylelikle Vastan’ın Rus istilasından kur¬tulmasına sebeb olmuştur. O muharebe zamanlarında sipere döndüğü vakit, kıymettar talebesi Molla Habib ile “İşârât-ül İ’caz” na¬mındaki tefsirini te¬’lif ediyordu. Bazan avcı hattında, ba¬zan at üzerinde, bazan da si¬pere girdikleri zaman kendisi söylüyor, Molla Habib de yazıyordu. İşârât-ül-İ’caz’ın bü¬yük bir kısmı bu vaziyette te’lif edilmiştir.» (Tarihçe-i Hayat sh: 107) «Bediüzzaman, o harbde gönüllülere cesaret ver¬mek için si¬pere girmeyerek avcı hattında dolaşırdı.» (Tarihçe-i Hayat sh: 111) «Avcı hattında dolaşırken, vücuduna dört gülle isa¬bet etmiş, fakat geri çekilmemiş ve gönüllülerin ce¬sareti kırılmaması için si¬pere dahi girmemiştir. Hattâ bunu işiten Vali Memduh Bey ve Kumandan Kel Ali, “Aman geri çe¬kilsin!” diye haber gönderdikleri zaman, demiş: Bu kâfirlerin güllesi beni öldürmeyecek... Hakikaten üç gülle, ölecek yerine isabet ettiği halde biri han¬çerini, diğeri tütün tabakasını delip geç¬miş ve kendisine bir zarar vermemiştir. Sabahleyin düşmanın bir taburu ile müsademe eder¬ler, arkadaşla¬rının çoğu şehid olur. Hattâ yeğeni ve fedakâr bir ta¬le¬besi olan Ubeyd dahi kendi bedeline şehid düştükten sonra düş¬manın üç sıra askerini yararak geçip, hayatta kalan üç talebesiyle pek acib bir surette su üzerinde bu¬lunan bir sütreye girer. Hem ya¬ralı, hem ayağı kırık bir halde, otuzüç saat su ve çamur içinde ka¬lır. Latif bir inayet-i İlahiyedir ki otuzüç saat onlar Rus askerle¬rini gördükleri ve Ruslar da onları aradık¬ları halde bulamadılar. Bu esnada Bediüzzaman, talebe¬leri olan gö¬nüllü fedâilere hitaben: Arkadaşlar! Durmayınız... Sizlere hakkımı helâl et¬tim, beni bırakınız, siz kendinizi kurtarmaya çalışı¬nız, de¬mesi üzerine, fe¬dakâr ve kahraman talebe¬ler: Sizi bu halde bırakıp gidemeyiz şehid olur¬sak, yine hizmetinizde olsun, deyip kalır¬lar. Sonra Ruslar esir edip Van, Celfa, Tiflis, Kiloğrif, Kosturma’ya sevkederler.» (Tarihçe-i Hayat sh: 113-114) «Bediüzzaman’ı üserâ kampına götürürler. Burada şu şe¬kilde şayan-ı takdir bir hâdise cereyan eder. Şöyle ki: Bir gün Rus Başkumandanı esirleri teftişe ge¬lir. Teftiş es¬nasında, Bediüzzaman kumandana selâm vermez ve yerinden kalkmaz. Kumandan kızar, belki tanımamış¬tır diyerek tekrar önünden geçtiği zaman yine yerinden kalkmayınca, kumandan tercüman vası¬tasıyla der: “Beni herhalde tanımadılar?” Bediüzzaman: “Tanıyorum, Nikola Nikolaviç’tir.” Kumandan: “Şu halde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus Çarına hakaret ediyorlar.” Bediüzzaman: “Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman âlimiyim. İmanlı bir kimse, Cenab-ı Hakk’ı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh, ben sana kıyam et¬mem.” der. Bunun üzerine Bediüzzaman divan-ı harbe veri¬lir. Birkaç zâ¬bit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahim neti¬ce¬nin önlenmesine çalışmasını istirham ederler. Fakat Bediüzzaman: “Bunların idam kararı, benim ebedî âleme seyahat etmem için bir pasa¬port hükmünde¬dir.”deyip kemal-i izzet ve şecaatle hiç ehemmiyet ver¬mez. Nihayet idamına karar verilir. Hüküm infaz edi¬le¬ceği vakit, namaz kılmak için müsaade ister vazife-i dini¬yesini ifadan sonra, atılacak kurşunlara göğsünü gerece¬ğini beyan eder. Tam bu es¬nada, namazını eda ederken, Rus kumandanı gelerek, Bediüzzaman’dan özür dileyip: O hareketinizin, mukaddesatınıza olan bağlılıktan ileri geldiğine kanaat getirdim, rica ederim, beni affedi¬niz, diyerek verilen idam hük¬münü geri aldırır. Bediüzzaman, iki buçuk sene kadar Sibirya taraf¬la¬rında esa¬rette kalır.» (Tarihçe-i Hayat sh: 114-115) «Nihayet esaretten firar ile kurtulup Petersburg ve Varşova’ya gelmeye muvaffak olur. Bilâhare Viyana ta¬rikiyle (R. 1334) sene¬sinde İstanbul’a teşrif eder.» (Tarihçe-i Hayat sh: 116) O tarihte memleketin büyük bir kısmı çeşitli düş¬man devletler tarafından işgal edildiği gibi, İstanbul da İngilizlerin işgali altın¬daydı. «İstanbul’da İngilizler desiseleriyle Şeyhülislâmı ve diğer bazı ülemayı lehlerine çevirmeğe çalışmala¬rına mu¬kabil, Bediüzzaman “Hutuvat-ı Sitte” adlı eseri ve İstanbul’daki faali¬yeti ile İngiliz’in âlem-i İslâm ve Türkler aleyhindeki müstemlekecilik siyase¬tini ve entri¬kalarını, tarihî düş¬manlığını et¬rafa neşrederek Anadolu’daki Millî Kurtuluş Hareketini desteklemiş, bu hususta en büyük âmiller¬den birisi ol¬muştu.» (Tarihçe-i Hayat sh: 138) Bediüzzaman 1920’de neşrettiği mezkûr Hutuvat-ı Sitte eserinde İngiliz’in aleyhimizdeki aldatıcı propa¬gan¬dasının içyü¬zünü efkâr-ı ammeye şöyle beyan edi¬yor: «Herbir zamanın insî bir şeytanı vardır. Şimdi be¬şerde insan suretinde şeytanın vekili olan ruh-u gad¬dar, fitnekârane siyasetiyle cihanın her tarafına kundak so¬kan “El-Hannas” altı hutuvatıyla âlem-i İslâm’ı ifsad için insan¬larda ve insan cemaatlarındaki ha¬bis menba¬ları ve tabiat¬larındaki muzır madenleri fiilî propaganda ile işlettiriyor, zaif damarları buluyor. Kiminin hırs-ı intikamını, kiminin hırs-ı ca¬hını, ki¬mi¬nin tamaını, kiminin humkunu, kimi¬nin dinsizliğini, hattâ en garibi kiminin de taassu¬bunu işletip siyasetine vasıta ediyor.» (Asar-ı Bediiye sh: 114) ...diyerek devam eden Altı Hatve, yani İngiliz’in İslâm aleyhindeki menfî ve aldatıcı propagandalarının içyüzünü efkâr-ı ammeye, hayatını tehlikeye ata¬rak açık¬lar ve İngilizlere karşı mücadele verir. Hem yine 1921 senesinde İngiltere’nin en büyük dinî da¬iresi olan Anglikan Kilisesi başpapazının Meşihat-ı İslâmiye’den sorduğu bir suale, o za¬man Dar-ül Hikmet-il İslâmiye azası olan Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin ver¬diği nim-manzum ce¬vabı şöyledir: «Bir zaman bî-aman İslâm’ın düşmanı, siyasî bir des¬sas, yüksekte kendini göstermek isteyen vesvas bir papaz, desise niye¬tiyle, hem inkâr suretinde, hem de bo¬ğazımızı pençesiyle sıktığı bir zaman-ı elîmde, pek şe¬matetkârane bir istifhamiyle dört şey sordu bizden. Altıyüz kelime is¬tedi. Şematetine karşı, yüzüne “tuh!” demek desisesine karşı, küsmekle sükût etmek inkârına karşı da, tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lâzımdı. Onu muhatab et¬mem. Bir hak-perest adama böyle cevabımız var: O dedi birincide: “Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) dini nedir?” Dedim: İşte Kur’ân’dır. Erkân-ı sitte-i iman, erkân-ı hamse-i İslâm esas maksad-ı Kur’ân. Der ikincisinde: “Fikir ve hayata ne ver¬miş?” Dedim: Fikre tevhid, hayata istikamet. Buna dair şahidim: [1] [2] Der üçüncüsünde: “Mezâhim-i hazıra nasıl te¬davi eder?” Derim: Hurmet-i ribâ, hem vücub-u zekâtla. Buna dair şahidim [3] da. [4] [5] Der dördüncüsünde: “İhtilâl-i beşere ne na¬zarla bakı¬yor?” Derim: Sa’y asıl, esastır. Servet-i insaniye zalim¬lerde toplanmaz saklanmaz ellerinde. Buna dair şahidim: [6] [7] (Sözler sh: 746) «İstanbul’daki bu çok ehemmiyetli ve muvaffaki¬yetli hizme¬tinden, Türk Milletine pek ziyade menfaat¬ler husule geldiğini mü¬şahede eden Ankara Hükûmeti Bediüzzaman’ın kıymet ve ehem¬miyetini takdir ederek Ankara’ya davet ederler. M. Kemal Paşa şifre ile davet etmiş ise de, cevaben: Ben tehlikeli yerde mücahede etmek isti¬yo¬rum. Siper arkasında mücahede etmek ho¬şuma gitmiyor. Anadolu’dan ziyade, burayı daha teh¬likeli görüyorum, demiştir. Üç defa şifre ile davet ediliyor. Eski Van Valisi, dostu mebus Tahsin Bey vasıtasıyla davet edildiği için, nihayet karar verir ve Ankara’ya gelir. Ankara’da al¬kış¬larla karşı¬lanır. Fakat ümid et¬tiği muhiti bulamaz. Kendisi Hacı Bayram civarında ikamet eder. Meclis-i Meb’usanda dine karşı gördüğü lâkaydlık ve garblılaşmak bahanesi altında, Türk Milleti’nin kudsî mefahir-i tarihiyesi olan Şeair-i İslâmiyeden bir soğuk¬luk gördüğü için, meb’usların ibadete, bilhassa namaza müda¬vim olmalarının lüzum ve ehemmiyetine dair bir beyan¬name neş¬reder ve meb’uslara dağıtır. (Tarihçe-i Hayat sh: 138) Bediüzzaman Hazretleri bu hâdiseyi kendileri şöyle anlatı¬yor: «Ankara’da divan-ı riyasetinde pek çok meb’uslar varken Mustafa Kemal şiddetli bir hiddet ile divan-ı riya¬setine girip, bana karşı bağırarak: “Seni buraya ça¬ğırdık ki, bize yüksek fikir be¬yan edesin. Sen geldin, namaza dair şeyler yazıp içimize ihtilaf verdin.” Ben de onun hiddetine karşı dedim: “Namaz kıl¬ma¬yan haindir, hainin hükmü merduddur.” Dehşetli bir pot kırdım. Hâzır meb’us dost¬larım telaş ettikleri ve herhalde beni eze¬ceklerini tahmin ettikleri sırada, bana karşı bir nevi tarziye verip o meclisde hid¬detini geri al¬ması, âdeta dehşetli bir kuvveti ve haki¬katı his¬sedip geri çekilmesi, ikinci gün hususi riyaset oda¬sında: “Hücumat-ı Sitte”nin “Birinci Desise” içinde bu¬lunan “Meselâ: Ayasofya Camii ehl-i fazl ve kemalden ilâ âhir...” cümle¬sinden başlıyan, tâ “İkinci Desise” ye kadar, bir saat tamamen ona söyle¬dim. [8] Bütün hissiyatını ve prensi¬bini rencide ettiğim halde bana ilişmemesi, hattâ taltifime çok çalışması, kat’iyyen bu üç cebbar fevkalâde kuman¬danların [9] bu üç acib hâletleri, âdeta Eski Said’den korkmaları, şüphesiz ki Risale-i Nur’un, ileride kahra¬man şâkirdlerin şahs-ı mânevîsinin hârika bir kuv¬veti ve Risale-i Nur’un parlak bir kerametidir.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 246) «Bediüzzaman İlâhî kudretin tecellisiyle ve ihsa¬nıyla, böyle en elzem bir vakitte, dine revaç verebilecek bir te¬şekkülün zuhuru dolayısıyla ve kendisi de beraber çalış¬mak ümidiyle Ankara’ya gelmişti. Avn-i İlâhî ve mucize-i Peygamberî ile düşman taarruz¬larını def’eden ve milletin idaresinin başına geçen yeni Hükûmet-i Cumhuriyede, doğrudan doğruya Kur’an’a is¬ti¬nad eden ve Âlem-i İslâm’ın vahdetini nokta-i istinad yapacak ve İslâmiyet’in hakikatında mevcud kuvve-i ulviye ile maddî ve manevî medeniyeti mey¬dana getirecek bir niyet ve gayeyi bulun¬durmak ve aşı¬lamak üzere mecliste çalışıyordu. Fakat pek kuvvetli mâniler karşısına çıktı. Âlem-i İslâm’ı alâkadar eden ve bin üçyüz yıllık ümmetin, deh¬şetli tehlikesinden istiaze ettiği (Allah’a sığındığı) bir za¬manı ve fitneyi ateşlendire¬ceklerin kimler olduğunu an¬lamış bulunuyordu. Bir gün riyaset odasında, M. Kemal Paşa ile iki saat kadar konuştular. İslâm ve Türk düşman¬larının arasında nam kazanmak eme¬liyle, Şeair-i İslâmiyeyi tahrib etmenin, bu millet ve va¬tan ve Âlem-i İslâm hakkında büyük zarar tevlid edece¬ğini eğer bir in¬kılâb yapmak icab ediyorsa, doğ¬rudan doğruya İslâmiyet’e mü¬teveccihen Kur’an’ın kudsî kanun-u esas¬îsi noktasından yapmak lâzım geldiği mealinde ihtar¬larda bu¬lunur.» (Tarihçe-i Hayat sh: 145) «M. Kemal Paşa itiraz ile, içindeki niyet ve hâlet-i ruhiyesini ifade ile, Bediüzzaman’ı kendine çekmek ve nü¬fuzundan istifade etmek ister. Ve Bediüzzaman’a meb’us¬luk, hem Darülhikmet’teki eski vazife¬sini, hem Şark’ta Şeyh Sünusî’nin yerine vaiz-i umumî, hem bir köşk tah¬sisi gibi teklifler ya¬par. Bediüzzaman, rivayetlerde gelen eşhas-ı âhirza¬mana ait haberlerin mühim bir kısmını ve hürriyetten evvel İstanbul’da te’vilini söyle¬diği Hadîslerin ihbar et¬tiği âhirzamanın deh¬şetli şahıslarının Âlem-i İslâm ve in¬saniyette zuhur ettiğini görür. Ve yine gelen rivayet¬lerden, on¬lara karşı çıkacak ve mukabele edecek olan Hizb-ül-Kur’an hak¬kında, “O zamana yetiştiğiniz zaman, siyaset cânibiyle on¬lara galebe edilmez ancak manevî kılınç hükmünde i’¬caz-ı Kur’an’ın nur¬larıyla mukabele edilebilir.” [10] tavsi¬yesine müra¬atla, Ankara’da teşrik-i mesai edemiyeceği için, kendi¬sine tevdi edilmek istenen mebusluk, Dar-ül Hikmet-il İslâmiye gibi Diyanet’teki azalığı, hem Vilayat-ı Şarkiye vaiz-i umumîliği tekliflerini kabul etmez. Kendisini fik¬rinden vazgeçirmek için çalı¬şan ve Ankara’dan ayrıl¬mamasını rica için istasyona kadar gelen bir kısım me¬busların da arzularına uyamıyacağını bildirerek Ankara’dan ayrılır, Van’a gider. Ve orada ha¬yat-ı içti¬ma¬iyeden uzaklaşarak Erek Dağı eteğinde, Zernebad Suyu başında bir mağa¬racıkta idame-i hayat etmeye baş¬lar.» (Tarihçe-i Hayat sh: 147) Bundan sonraki hayatında, iman hizmeti yolunda kar¬şılaş¬tığı meşakkat¬lara, sabır ve sebatla mukabele eder. Yukarıda bahsi geçen hâdise ile alâkalı olarak Kur’an (68:9) âyeti, dinî şahsiyetlerin siyasetin içine girip âlet edil¬memeleri dersini verir. Evet Kur’anın (68:8,9,10) ayetleri bizzat Resulullaha (asm) ve ikinci dere¬cede ve mânâ-yı külli¬siyle de O’nun yo¬lundan gi¬den dinî şahsiyetlere bakar. Ayette geçen (tüdhinu) kelimesi: yu¬muşak davranmak, müsamaha göster¬mek demektir. Bu âyet ümmeti ikaz makamında diyor ki: «Ehli dalâlet isterler ki, ehl-i ilim, kendilerine müsa¬maha göstersin, dalâletlerinin çirkinliğini beyan etmesin, sefahetlerine medenî hayat diye baksın ve bak¬tırsın ve övsün. O zaman bunlar da, bu tavizkâr din adamını öve¬cek, gerçek din adamı budur deyip lehinde teşvikatta bu¬luna¬caklar ve böylece kendi maksadlarına âlet ede¬cek¬ler. Halbuki bu ehl-i dalâlet âyetin ifadesiyle (mükezzib)tirler. Asıl mahiyetlerinde inkârcılık var. Hem de (hallaf)tırlar. Yani halkı aldatmak için çok ye¬min eden ve aldatıcı ve fikirleri karıştı¬rıcı sözleri ya¬yan müfsidlerdir. Ve yine onlar, (mehîn) yani, alçak şahsiyetsiz ve an¬layışsız kimselerdir. Onun için sakın bunlara itaat etmeyi¬niz, müsamaha göstermeyiniz diyerek bu âyetler küllî mânâsiyle her asra bakıp dersini verir, ikazını ya¬par.» (Mutemed Kur’an Lügatından ve Elmalılı Tefsirinden tahkiken tesbittir) «Van’da, mezkûr mağarada yaşamakta iken, Şark’ta ihtilal ve isyan hareketleri oluyor. “Sizin nüfu¬zunuz kuv¬vetlidir” diyerek yardım isteyen bir zâtın mek¬tubuna: “Türk Milleti asırlardan beri İslâmiyet’e hizmet etmiş ve çok veliler yetiş¬tirmiştir. Bunların torunlarına kılınç çe¬kilmez, siz de çekmeyiniz teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet, irşad ve tenvir edil¬melidir!” diye cevab gönderi¬yor. Fakat yine hükûmet, Bediüzzaman’ı Garbî Anadolu’ya nefyediyor. Evvelâ, Burdur Vilayetine askerî muhafızlarla nef¬yediliyor. Nihayet Burdur’da Said Nursî boş durmu¬yor, dinî musahabelerde bulunuyor, diye gizli din düş¬manları tarafından rapor tanzim etti¬riliyor ve gurbet ha¬yatı içinde kendi kendine ölür gider düşünce¬siyle dağlar arasında tenha bir yer olan Isparta Vilayetine bağlı Barla Nahiyesine gönderilmeye karar veriliyor.» (Tarihçe-i Hayat sh: 150-151) Barla’ya 1926 senesinde gelen Bediüzzaman, Risale-i Nur namındaki eserlerini te’life başlıyor. Eserler el¬yazma olarak ço¬ğaltılıp okunuyor. «Risale-i Nur’un gittikçe inkişaf ettiğini, iman ve İslâmiyet’in kuvvetlenmeye başladığını anlayan gizli din düşmanları, “Bediüzzaman gizli cemiyet kuruyor, rejim aleyhindedir, rejimin temel nizamlarını yıkıyor!” gibi uy¬durma ve hükûmeti aldatıcı ter¬tib ve ittiham¬larla 1935 se¬nesinde Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde, idam kas¬dıyla ve muhakkak su¬rette mahkûm edilmesi direktifiyle hakkında dâva açtı¬rılıyor. Bunun üzerine, Dâhiliye Vekili ve Jandarma Umum Kumandanı, teçhiz edilmiş askerî bir kıt’a ile birlikte Isparta’ya geliyorlar. Isparta-Afyon yolu boyunca süvari askerleri yerleştiriliyor. Isparta Vilayeti ve ci¬varı, askerî birliklerle kontrol altında bulunduruluyor. Bir sabah vakti mâsum ve mazlum Bediüzzaman inziva¬gâhından çıkarılarak, ta¬lebeleriyle beraber, elleri kelep¬çeli olarak kamyonlarla Eskişehir’e sevkediliyor. Yolda, Bediüzzaman ve talebelerine yakın bir alâka duyan Müfreze Kumandanı Ruhi Bey, kelepçeleri çözdürüyor. Bu suretle, namazlar kazaya bırakılmadan yola devam edili¬yor. Hakikatı ve Bediüzzaman’ın masumiye¬tini idrak eden Müfreze Kumandanı, Bediüzzaman ve talebeleri¬nin bir dostu olmuş¬tur... Yüzyirmi talebesiyle Eskişehir Hapishanesine geti¬ri¬len Said Nursî, tam bir tecrid-i mutlak içerisine alına¬rak, kendisine ve tale¬belerine dehşetli işkenceler tatbi¬kine başlanıyor. Bediüzzaman Said Nursî, kendisine ya¬pılan bu işkence ve azablara rağmen, Otuzuncu Lem’a ve Birinci ve İkinci Şualar’ı te’lif ediyor. Hapisteki bir¬çok kimseler Üstad Bediüzzaman hapse girdikten sonra ıs¬lah-ı nefs ede¬rek mütedeyyin bir hale geliyorlar.» (Tarihçe-i Hayat sh: 215) 27 Mart 1936’da Eskişehir hapsinden tahliye edi¬len Bediüzzaman, Kastamonu’da ikamete mecbur edildi. «Risale-i Nur’un neşriyat ve fütuhat dairesi git¬tikçe genişli¬yor... İştiyakla Nurları okuyanlar, günden güne zi¬yadeleşiyor. Risale-i Nur’daki hârika kuvvet ve tesira¬tın neticesini müşahede eden gizli İslâmiyet düş¬manları, yine bir entrika çevirip Risale-i Nur’a ve mü¬ellifi Bediüzzaman’a suikasdla: “Bediüzzaman gizli ce¬miyet kuruyor, halkı hükûmet aleyhine çevi¬ri¬yor, inkı¬labları kökünden yıkıyor, Mustafa Kemal’e deccal, süf¬yan, din yıkıcısı diyor, bunu Hadîslerle isbat ediyor.” gibi bir sürü bahane¬ler ve plânlarla ittiham edilerek Kastamonu’dan Denizli Ağırceza Mahkemesine, yüz yir¬mialtı talebesiyle bera¬ber 1943 senesinde sevkediliyor. Sonra, Risale-i Nur Külliyatında siyasî bir mevzu olup ol¬madığını tedkik için bir kaç memurdan müte¬şek¬kil bir ehl-i vukuf teşkil edilerek, müsadere edilen Nur Risaleleri ve mektublar tedkike başlanınca, Bediüzzaman “Bu vu¬kufsuz ehl-i vu¬kuf, Risale-i Nur’u tedkik edemez. Ankara’da yük¬sek, ilmî bir ehl-i vukuf teşkil ettirilsin. Avrupa’dan fey¬lesoflar geti¬rilsin. Eğer onlar bir suç bulurlarsa, en ağır cezaya razı¬yım.” der. Bunun üzerine Risale-i Nur Külliyatı ve bütün mek¬tublar Ankara’da profesörler ve yüksek âlim¬lerden mü¬rekkeb bir ehl-i vukufa satır satır tedkik ettirilir. Ehl-i vukuf tara¬fından “Bediüzzaman’ın siyasî bir faaliyeti yoktur. Onun mesleğinde cemiyetçilik ve tarikatçılık mevcud değildir. Eserleri ilmî ve imanîdir, Kur’an’ın bir tefsiridir” diye ra¬por veriliyor. Mahkemeye verilişindeki ittihamlar, delilsiz ve isbat¬sız olduğu için, bir takım uy¬durma bahane ve tertiblerden ibaret ol¬duğu anlaşılıyor. Neticede, Bediüzzaman bü¬yük bir müdafaa yapı¬yor. Nihayet, mahkeme ittifakla 15/6/1944 tarih ve 199/136 sayılı be¬raet kararını veriyor. Yüzotuz parça Risale-i Nur Külliyatının hep¬sine serbes¬ti¬yet verip, sahiblerine tama¬men iade ediyor. Beraet ka¬ra¬rını, Temyiz Birinci Ceza Dairesi, 30/12/1944 ta¬rihli ilamla ittifakla tasdik edip, Risale-i Nur dâvâ¬sının hakkaniyeti kaziyye-i muhkeme ha¬lini alıyor. Bediüzzaman ve talebelerinden bir kısmı hapiste dokuz ay kaldıktan sonra beraet kararı üzerine tahliye ediliyor. Fakat Said Nursî Hazretlerini hapishanede ze¬hir¬liyorlar, ölüm tehlikesi geçi¬riyor. Cenab-ı Hakk’ın inaye¬tiyle kurtuluyor.» (Tarihçe-i Hayat sh: 399) «Denizli Ağırceza Mahkemesinin Haziran 1944 ta¬rihli beraet kararı ile hapisten tahliye olunan Nur tale¬be¬leri memleketlerine gitmişler, Üstad ise Ankara’dan bir emir alıncaya kadar Denizli’de Şehir Otelinde kal¬mış¬tır... Said Nursî Denizli’de iki ay kaldıktan sonra, Afyon vilayetinin Emirdağ kazasında ikamete memur edilir. Emirdağ’ına 1944 se¬nesi Ağustos ayında nefyedi¬lir. İlk önce onbeş gün kadar bir otelde kalır, sonra kira ile bir eve yerleşir.» (Tarihçe-i Hayat sh: 458) Emirdağ’da Bediüzzaman’ın zehirlenmesi: «Bir siyasî memurun iğfali ve “imhası için yuka¬rıdan emir aldık” demesine aldanan bir bekçibaşı, Üstad’ın pen¬ceresine gece¬leyin merdivenle çıkarak ye¬meğine zehir atmış, ertesi gün Üstad zehirlene¬rek kıvranmaya başla¬mıştır. Zehirin tesiri çok azîm ol¬duğu halde, kendisi “Cevşen-ül Kebir gibi ev¬rad-ı kudsi¬yelerin feyziyle ölüm¬den muhafaza olunu¬yorum. Fakat hastalık, ızdırab çok şiddetlidir.” derdi. Bir hafta kadar aç susuz denecek bir halde perişan bir vazi¬yette inlemiş, sonra biiznillah şifa bulup, tek¬rar tashihat gibi Risale-i Nur vazifeleriyle işti¬gale başlamıştı. Bu şiddetli hastalık zamanlarında aslâ namazla¬rını terket¬medi. Yalnız ikinci ve üçüncü zehirlenmek zama¬nında, taham¬mülü gayrıkabil bir hastalıkta iki üç gün far¬zını yatağında ancak kılabildi. Ölüm tehlikesi geçirdiği günlerde, bir gece sabaha kadar ya¬nında nöbet bekleyip gözyaşları içinde Üstad’a dikkat eden iki tale¬besi diyor: “Sabaha yakın, gözleri kapalı olduğu halde doğ¬ruldu, ellerini dergah-ı İlahiyeye açıp yavaş bir sesle birkaç kelime ile Risale-i Nur hizmetinin inkişafına ve talebeleri¬nin selâmetine dua etti. Sonra bayılmış vazi¬yette yatağa düştü.” Hizmetini sıra ile iki üç genç talebesi ifa ederdi. Bir müddet onlar da men’edilmişse de, çalışkan talebeleri hizmetinden aslâ vazgeçmi¬yerek yüksek bir fedakârlık gösterdiler.» (Tarihçe-i Hayat sh: 461) «Bediüzzaman 1944’te Denizli Mahkemesinde be¬raet ettiği halde, Afyon vilayetine bağlı Emirdağ kaza¬sında ikamete memur ediliyor. Orada kendi âhireti ve Risale-i Nur’la meşgul olurken 1948 senesinde bir sürü bahane¬lerle, elli Risale-i Nur talebesiyle birlikte Afyon Ağırceza Mahkemesine sevkediliyor ve hapse konu¬lu¬yor. Yapılan derin ve uzun tahkikat neticesinde, bir tek suç delili bulunamıyor. Fakat ne oldu ise oldu, ne yaptı¬larsa yaptılar, nihayet mahkeme güya kanaat-ı vic¬da¬niye ile Bediüzzaman’a 20 ay ve mü¬dakkik bir âlime 18 ay, yirmiiki kişiye de altışar ay hüküm veriyor. Diğerlerine de beraet veriyor. Mahkûmiyet kararı hemen temyiz ediliyor. Temyiz Mahkemesi kısa bir zamanda tedkikatını bitire¬rek: “Madem Bediüzzaman Said Nursî Denizli Mahkemesinde aynı suçtan beraet etmiş. Denizli Mahkemesinin kararı hatalı da olsa, Temyiz’in tas¬dikinden geçen bir dava tekrar taht-ı muhake¬meye alı¬namaz.” diye, verilen mahkûmiyet kararını esastan bo¬zu¬yor. Afyon Mahkemesi, Temyiz’in kararına uyulup uyulmayaca¬ğını uzun uzadıya düşünüyor... Nihayet uyulmasına karar veriyor. Sonra da noksanların ikmali için çalışmaya başlıyor. Fakat bu ça¬lışma bir türlü ta¬mam¬lanmıyor... Bediüzzaman ve talebeleri, hü¬küm kat’iyet kesbetmeden, verilen ceza müdde¬tini ha¬pishanede ge¬çirdikten sonra tahliye edilmişlerdir.» (Tarihçe-i Hayat sh: 543) «Üstad Said Nursî, Afyon hapishanesinden 1949’da bir Eylül sabahı tahliye edildi. İki komiser ara¬sında fay¬tonla bir eve geldi. Üstad Afyon’da iki ay kadar ikamet¬ten sonra da Emirdağı’na geldi. Emirdağı’nda bir çok Risale-i Nur talebeleri vardı. Oradaki hizmet-i Nuriyeyi bu talebe¬ler ifa ettiler.» (Tarihçe-i Hayat sh: 612) «Afyon’da mahkeme devam ederken iktidarı ele alan Demokrat Parti hükûmeti, umumî af ilân etti. Afyon mah¬kemesi de Af Kanunu’nun daire-i şü¬mu¬lüne girdiği için dosya or¬tadan kaldırıldı. Fakat mah¬keme heyeti, Risale-i Nur eserlerinin beraetine ka¬rar vermedi, müsade¬resine karar verdi. Bu karar 1956 tari¬hine kadar devam etti. Mahkeme iki defa Nur Risalelerine mü¬sadere kararı verdi. Temyiz Mahkemesi bu iki kararı da bozdu. Afyon Mahkemesi Temyiz’in ka¬rarına uyarak Nurların beraetine karar verdi. Bu sefer Temyiz, usûlde noksanlık yüzünden bozdu ve eserlerin Diyanet İşlerince tedkikini istedi. Diyanet İşleri Müşavere Kurulunca bütün eserler tedkik etti¬rildi. Neticede Nurların hakikatını bir derece belirten bir rapor verildi. Ehl-i vukufun mezkûr raporuna istinaden Afyon Mahkemesi, Haziran 1956 tarihinde ittifakla Nurların beraetine ve serbestiyetine karar verdi. Karar kat’ileşti. Artık bu tarihten sonra, merkez-i hükûmette Risale-i Nur mecmu¬aları matbaalarda tab’ edilmeye başladı.» (Tarihçe-i Hayat sh: 614) BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN KRONOLOJİSİ Bediüzzaman’ın hayat seyri ve safahatından mü¬him bir kısmının tarihleri: 1877 Said Nursî Hazretlerinin Bitlis Vilayeti Hizan İlçesi Nurs Köyü’nde doğumuştur. 1885 Yaş 9 Said Nursî ilk tahsile başlamak için ailesinden ay¬rılıp Tağ Köyü Medresesine gelmesi… Burada çok az bir süre kalıp tekrar köyüne dönmüştür. 1891 Yaş 14 Hz. Üstad’ın Resulullah’ı (A.S.M.) rüyasında gör¬mesi ve em¬salsiz üç aylık tahsilini yaptığı yer olan Doğu Beyazıt’a gitmesi… Bu sıralarda kendisinin lakabı, Molla Said-i Meşhur’dur. 1892 Said Nursî Hazretleri, görülen hârika haller ve za¬mana uy¬mayan durumlar karşısında Bediüzzaman ünva¬nının kendisine verilmesi ve böyle anılmaya baş¬lanması 1893 Yaş 16 Bitlis ve Siirt civarında çeşitli yerlerde bulunup, daha sonra Siirt’in Tillo kasabasında bir kubbede inzi¬vaya çe¬kilmesi… Karınca ve arı milletlerinin cumhuri¬yetçi olduk¬larını söylemesi… 1894 Bediüzzaman Hazretleri, Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinden rüyasında aldığı emir üzerine, Cizre’de aşiret reis¬lerinden Mustafa Paşa’yı ikaz için Cizre ve Mardin taraflarında bulunması… Mardin’de siyaset-i İslâmiye ve içtimaî mes’ele¬lerle ilgilen¬mesi… 1895 Mardin’den nefiy ile Bitlis’e gelmesi ve iki yıl orada valinin ilme hürmetinden dolayı tahsis ettiği odada kal¬ması… 1897 Van Valisi Hasan Paşa’nın daveti üzerine Van’a git¬mesi ve Valinin konağında kalması Müsbet ilimlerle meşgul olarak hârikulâde bilgi sa¬hibi olması Bu zamana kadar hıfzına aldığı 80-90 cild kitabı, üç ayda bir ezberden devretmesi 1900 İngiliz Müstemlekât Nâzırı Gladiston’un gazete¬lerde çıkan beyanatı üzerine Bediüzzaman o zamana ka¬dar elde ettiği bütün ilimleri, Kur’anın hakikatlerine çıkmak için basamak yapmaya karar verir ve der: “Kur’anın sönmez ve söndürülmez manevî bir gü¬neş hük¬münde olduğunu, ben dünyaya isbat edece¬ğim ve göstereceğim!” 1907 Din ilimleriyle fen ilimlerinin beraber okutulacağı ve Arapça, Türkçe, Kürtçe tedrisat yapabilecek bir İslâm Üniversitesi’nin Şark’ta tesisi için İstanbul’a gelmesi Kaldığı yerin kapısına “Her suale cevab verilir” lev¬hasını asıp, âlimleri sual sormaya daveti Sultan Abdülhamid’e Şark’ta üniversite açılması için müra¬caatı Yıldız Divan-ı Harbi’ne verilmesi 1908 Meşrutiyete, yani seçim ve meclis sistemine (tam meşruiyete istinadı için) sahip çıkması 1909 31 Mart’ta Bediüzzaman’ın yatıştırıcılığı İsyan etmiş olan sekiz taburu itaata getirmesi Bediüzzaman’ın Divan-ı Harb’e verilişi Divan-ı Harb’de beraet edişi ve serbest bırakılması 1910 Divan-ı Harb’den beraet eden Bediüzzaman’ın Van’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılması Şark’ta aşiretleri dolaşarak hürriyeti, meşrutiyeti anlatması ve içtimaî dersler vermesi 1911 Şam’a gelişi ve Câmi-i Emeviye’de muhteşem bir hutbe ile İslâm Âleminin dertlerini ortaya koyması ve hal çarelerini gös¬termesi Sultan Reşad’la beraber Rumeli seyahatine çık¬ması 1913 Van’a gitmesi ve Şark Üniversitesinin temelini at¬tır¬ması 1915 Milis Kumandanı Bediüzzaman, Pasinler cephe¬sinde Ruslarla çarpışıyor 1916 Bediüzzaman’ın Ruslara esir düşmesi ve iki yıl esaret hayatı 1918 Bediüzzaman’ın Kosturma’dan firar edişi 17 Haziran 1918: Bediüzzaman’ın Varşova, Viyana ve Sofya üzerinden İstanbul’a avdeti Enver Paşa’nın vazife teklifini kabul etmeyen Bediüzzaman’a, Harbiye Nezareti ikramiye ve harb ma¬dalyası veriyor 13 Ağustos 1918: Ordu-yu Hümayun’un tavsi¬ye¬siyle Dâr-ül Hikmet’e âzâ oluşu 1919 19 Nisan 1919: Bediüzzaman’ın Dâr-ül Hikmet’ten altı ay izne ayrılması Sultan Vahdeddin, Bediüzzaman’a “Mahreç” pâ¬yesi veriyor 1920 İngiliz işgaline karşı “Hutuvat-ı Sitte”yi neşrede¬rek mücadele etmesi 1921 Bediüzzaman’ın Anglikan Kilisesi’ne cevabı Bediüzzaman, Kuvâ-yı Milliyeyi destekliyor 1922 Bediüzzaman davet üzerine İstanbul’dan Ankara’ya geliyor 9 Kasım 1922: Bediüzzaman’a Meclis’de hoşâ¬medî yapıl¬ması 1923 19 Ocak 1923: Bediüzzaman Meclis’de mebuslara hi¬taben bir beyanname neşrediyor 17 Nisan 1923: Ankara’da umduğunu bulama¬yan ve kendi¬sine yapılan bütün teklifleri reddeden Bediüzzaman’ın Van’a git¬mek üzere yola çıkması 1925-1927 Bediüzzaman’ın Van’dan nefyi Bediüzzaman Van’dan İstanbul’a oradan da Burdur’a getiri¬liyor Isparta’da bir müddet kalan Bediüzzaman, önce Eğridir ora¬dan da Barla’ya getiriliyor Başta Sözler, Mektubat, Lem’alar’ın bir kısmı ol¬mak üzere Risale-i Nur’lar te’lif edilmeye başlanıyor 1934 Barla’dan alınan Bediüzzaman’ın Isparta’ya getiri¬lişi 27 Nisan 1935: Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı askerî bir kıt’a ile Isparta’ya geliyor ve Bediüzzaman tevkif olunuyor Tevkif edilen Bediüzzaman ve talebeleri, muha¬keme edilmek üzere Eskişehir’e götürülüyor Tesettür âyetinin tefsirinden dolayı Bediüzzaman’a 11 ay ceza veriliyor 1936 Temyiz edilen mahkûmiyet kararının neticesi Temyiz’den gelmeden hapis müddeti tamamlandığı için Bediüzzaman tahliye ediliyor 27 Mart 1936: Tahliye edilen Bediüzzaman, Kastamonu’da ikamete mecbur ediliyor Üç ay karakolda kalan Bediüzzaman, karakol kar¬şı¬sında bir eve yerleştiriliyor. Burada da bir kısım insan¬lar ona talebe oluyor¬lar. Âyet-ül Kübra ve bir kısım risa¬lele¬rin telifi yapılıyor. Başka yer¬lerdeki talebele¬riyle, Kastamonu Lâhikası adıyla toplanan kitap¬taki mektub¬larla haberleşiyor ve hizmet metodları hakkında ikaz¬larda bulunuyor. 1943 20 Eylül 1943: Bediüzzaman’ın tevkif edilerek Ankara, Isparta ve oradan Denizli’ye getirilmesi 1944 Denizli mahkemesinin başlaması 15 Haziran 1944 Denizli Ağırceza Mahkemesi Bediüzzaman’ın beraetini ilân ediyor Ağustos 1944 sonlarında Ankara’dan gelen emirle Bediüzzaman Emirdağ’da ikamete mecbur edili¬yor 1948 23 Ocak 1948 Emirdağ’da kış ortasında Bediüzzaman ve ta¬lebelerinin tevkif edilişi ve Afyon mahkemesine sevki 6 Aralık 1948 Afyon Mahkemesinin mevhum ve mesnedsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine mah¬kûmiyet kararı verişi ve temyiz 1949 20 Eylül 1949 Yirmi ay mevkuf tutulan Bediüzzaman Hazretleri, halkın tezahüratına mâni ol¬mak için Afyon hapishane¬sinden şafak vakti tahliye edi¬liyor 20 Kasım 1949 Bediüzzaman’ın tekrar Emirdağ’a getirilişi 1952 Ocak 1952’de Gençlik Rehberi mahkemesi için Bediüzzaman İstanbul’a geldi. 22 Ocak 1952 Salı Gençlik Rehberi mahkemesi¬nin ilk du¬ruşması 5 Mart 1952 Salı: Bediüzzaman’ın Gençlik Rehberi dâva¬sından beraeti 1953 Nisan 1953: Bediüzzaman tekrar Emirdağ’a geldi Mayıs 1953: İstanbul’a gelen Bediüzzaman’ın üç ay kadar kalması Bediüzzaman’ın Patrik Athenagoras’la görüşmesi Onsekiz yıllık ayrılıktan sonra Barla’ya gelişi 1956 23 Mayıs 1956: Sekiz senedir devam eden Afyon Mahkemesinde Risale-i Nurların beraeti ve iade edil¬mesi 1957-1958 Nur Risalelerinin ve bu arada Tarihçe-i Hayat’ın matba¬alarda neşredilmesi 1960 23 Mart 1960 Çarşamba: Bediüzzaman, Ramazan’ın 25. günü gece saat 03.00 civarında bu fani âleme veda etti 12 Temmuz 1960 Salı: Mezarı açılan Bediüzzaman’ın naaşı çıkarılarak askerî bir helikop¬terle meçhul bir istika¬mete götürülü¬yor. Kaynak: Bediüzzaman Said Nursi- Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı
__________________
![]() Sevdamızın adı berrak sonu toprak dönen alçak olsun... |
|
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|